Ölme Leyla

Gece Gündüz
A A

Ölme Leyla

Hayatın ağırlığından, her mevsim ölümün kıyısına gidip gelmekten saçları erkenden ağarmaya başlamış bir genç kadın Leyla. Durmadan ayakta kalmayı öğütlerken kendine, şimdi ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle aynadaki siluetini izliyor ve ruhuna artık bittili cümleler sıralıyordu. O gün yine ağlamış, bir kez daha ondan çalınanlar için ağıtlar yakmıştı. Fakat sadece vazgeçmiş halini görmedi aynada, bir de yaşadıkları geçti gözünün önünden. Sonra gözlerini aynadan kaçırdı, rahatsız ediciydi orada gördüğü sima, çaresizliklerini hatırlatıyordu. Etrafa göz gezdirdi; bu geniş odanın duvarları hareket ediyor, üzerine üzerine geliyordu sanki. Bir kez daha kendine baktı, gözbebeklerine odaklandı. Ölüm gibi kara ve donuktu. Yıllardır aldığı tüm yaralar toplanıp hayatı orada durdurmuş gibiydi. Belki de o yüzdendi bu soluksuzluğu ve bezginliği.

Yalpalayarak kalktı oturduğu yerden, birileri ona bir kez daha “Kalk Leyla!” demeden işlerinin başına gitmeliydi. İşleri… Çamaşır yıka, onları as ve topla, mutfağa geç, bulaşıkları yıka, etrafı topla, yapacak bir şey yoksa da yarat, mutfakta üç saat geçir ve tabii yemek de yap. Ha, bunları yaptın ama elinde bir kitap mı bulundurdun? O zaman yemek yiyemezsin, dayak yersin! Hayatını kemiren bu anları düşünmek, aklına okula başladığı o günü getirdi. Yine çok ağlamış, gün boyu şiddet görmüş, yalvar yakar araya giren annesi sayesinde ölümden dönmüş, ertesi gün ise kendi kendine gidip yazılmıştı okula. Annesi… Bu diyardan göçeli yıllar olmuştu ama hâlâ ona dayanak oluyordu. Ondan öğrendi boyun eğmemeyi; o tüm adaletsizlikleri yaşayıp günlerce işkence görürken ve susmak zorunda bırakılmışken Leyla ise inadına susmamayı, bağırmayı öğütledi kendine. “Ne dikiliyorsun orada?” deyince babası, mutfağa geldiğini, mutfak tezgâhının başında dikildiğini fark etti. “Dikilmiyorum ki düşünüyorum.” demesiyle Leyla’nın, adamın asık suratı gerildi. Her zaman yaptığı gibi öfke taşan bir bakış attı. Sonra da sen ne anlarsın düşünmekten der gibi bir bakış fırlatıp mutfaktan ayrıldı. Bu tavır, onu on sekiz yaşından küçük gösteren zayıf vücudunu titretti. Leyla, kapanından, orada yaşadıklarından bıkan ama yaşadıklarının etkisiyle oradan çıkmaya korkan bir kadındı. Sinir harbi geçirip gitme fikri aklına her geldiğinde içindeki ses, alışmasını söylerdi. O sese annesinin adını vermişti. Annesi, kederini almak istercesine Leyla’nın saçlarını okşar, vazgeçmesini söylerdi. Çünkü ona göre bu savaşın galibi belliydi. Düşüncelerle boğuşup tekrar sabahki ruh haline döndü. O da artık annesi gibi düşünüyordu. Boş verdi. “Vazgeç artık, sen de vazgeç Leyla!”

İçeriden babasının homurtulu sesi yükseldiğinde yemeği hazırlamaya başlamıştı. Adamın su getirmesini emreden, şu yaşına kadar hep duyduğu, sevgiden yoksun sesi bir kez daha battı içine. Su bardağı doldurur doldurmaz koştu içeriye. Adam suyu akıta akıta içti. Sonra da her zamanki gibi Leyla’nın kafasına bir fiske savurdu. “Kız bu evin hali ne? Sana bu evi kirli görmek istemediğimi kaç kere söylemem gerekiyor?” Bu sözünün üzerine ağabeyinin, babasına nazaran öfkesi bir tık gerideydi; masada kalanlara el atıp ayaklanınca kızgınlıkla yüzünü ona çevirdi. “Ulan ne herifsin be! Bu kız varken sen mi yapacaksın? Leyla yapacak işleri, otur sen!” İşleri Leyla yapacaktı, yapmadığında şiddet görecekti; okulda başarısız olacak, okula gitmesini istemeyen babası haklı çıkacaktı ve üniversiteye gitmesine izin vermeyecekti. Zaten şimdi de zorlanarak gidiyordu. Babası evde olduğu zaman, sabah erkenden çıkıyor, adeta kaçıyordu okula gitmek için. Döndüğünde ise saatlerce dövülüyordu; bazen babası, bazen babasının görevlendirdiği ağabeyi tarafından. Kalktı, bir kez daha söylenenleri yaptı.

Odasına geçmesine izin verilince salondan ayrıldı. Sabahtan beri koşturmuş, hizmet vermişti. Yorgunluktan kolları da çok ağır bir şekilde hareket ediyordu. Yine de normalde olsa sevinir, saatlerce çalışırdı ama bu sefer başka bir şey yapacaktı. Çünkü artık içindeki var olma mücadelesini körükleyen ateş sönmüştü. Bugün, 12 yılını hatırladığı eziyet dolu yaşamının son noktasıydı, bastırdığı her şey taşmıştı içinden. Boyası soyulmuş, eski tahta sandalyeye oturdu, ölümlerden ölüm beğenmeye çalıştı. Hangi intihar türünün onu bu hayattan koparacağını kestirme çabasında, tavana dikti gözlerini. Asacaktı kendini. Soluksuz kalışlarını sonlandıracaktı. Bu beden, ölen bir ruhun bedeniydi, o yüzden artık bedendeki canın da sonlanması gerekirdi. Üstelik iyiden iyiye bir özgürlük olacaktı bu. Ölecekti ve özgürleşecekti. Özgürlük fikri, sanki ölüm kararı vermemişçesine hayat verdi ona. Eskiciden aldığı radyodan kısık sesli bir şarkı açtı. Boynuna geçireceği bir şeyler arıyordu. Bir de yaşadıklarını düşünüyordu. Yedi yaşındaydı ilk saçlarından tutulup sürüklendiğinde. Sekiz yaşındaydı ağzından burnundan kan gelene kadar dövüldüğünde. On bir yaşındaydı annesi onun için karnına tekmeler yediğinde. On üç yaşındaydı annesi gittiğinde, ağlamaya kesmediği için şiddet gördüğünde. Ve ahıra kilitlenmişti her itiraz ettiğinde. İlmeği geçirdi boynundan. “Öl Leyla, öl!”

Sallanan ayakları aynada belirince irkildi. Delirip delirmediğini sordu kendine. Evet, delirmişti ama ölmesi gerekmezdi ya. Aksine deli gibi koyulmalıydı yola ve kendini kurtarmalıydı bu prangalı hayattan. İskemleden yere inerek az önceki davranışının şokunu atlatmaya çalıştı. Kendine gelmesi oldukça uzun sürdü. Şaşkınlıkla az önce boynuna geçirdiği ipe baktı. Peki ama ölüm bu kadar kolaysa kurtulmak neden zor olsun? Donakalan vücudunu harekete geçirip cızırtıyla yükselen ezgiyi değiştirdi. Herhangi bir taşkın davranış, babasının kapıyı yumruklayarak odaya dalmasına sebep olabilirdi. Taşkınlık, müziğin sesini açması, şarkı mırıldanması yani o odada bir yaşam belirtisi göstermesiydi. O yüzden sadece kendi duyabileceği şekilde ayarladı müziği. Şarkıda, “Kaç Leyla kaç, kurtar kendini.” diyordu Nazan Öncel. Leyla’nın da artık burada çürümeye, ölü halde yaşamaya niyeti yoktu. Parmak uçlarında ilerleyerek eşyalarını toplamaya başladı. Gidip nefes alacağı bir hayat kuracaktı kendine. Bu sabahki ruh hali, kara bir delik tarafından yutulmuştu sanki. Yıllarını boyun eğmemeye ant içerek geçirmiş, sabahtan beri cebelleştiği ruh hali ölüm çıkışını göstermişti ona. Kendisine dayatılanın tesiriydi bu vazgeçişler. Ölümün kıyısına gidip geldiği ilk gün değildi. Fakat bu sefer fazlasıyla yaklaşmış, ölümü arzulamış, iliklerine kadar hissettiği bir sarsıntı yaşamıştı. Yine de özgürleşme fikri onu heyecanlandırmış ve bu heyecan ona direnişini hatırlatmıştı.

Ev tamamen sessizleşince yola çıktı. Korkudan dış kapıyı açmakta zorlandı, stresten eli ayağına dolanmıştı. Her adımında bacağındaki titreme artıyordu. Doğduğu ve eziyet çektiği, şatafatlı görüntüsüne inat ruhu kemirip acı veren binadan uzaklaştıkça sevinç çığlıkları atmaktan kendini alamıyordu. Kapandan çıkmıştı. Artık şarkıları yüksek sesle dinleyecek, sevdiği şiirleri bağırarak okuyacaktı. Biliyordu Leyla, bu zifiri karanlığın sonunda ışık vardı, bir hayat onu bekliyordu. Sokağı geçince adımlarını hızlandırdı, rüzgârla yarışırcasına koşuyordu. Hayalleri fazla, yolu uzundu. O yüzden yaşamalı, direnmeliydi. “Ölme Leyla, ölme!”

Zozan Çetin

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...