Gönderilmemiş Bir Mektubun Peşinde – II

Gece Gündüz
A A

Gönderilmemiş Bir Mektubun Peşinde – II

Masamın başında, defalarca tekrarına bastığım şarkının beni götürdüğü yerlere gidiyorum. Şarkı içime doldukça kasıp kavuruyor beni. Belki de bu ezgi, beni bu kadar hüzünlendirmemeli fakat öyle uzaklara yol alıyorum ki her çalışında, kaynağını bilmediğim bir hasret başımı döndürüyor. Sevda nasıl da ansızın düşüyor insanın içine, oysa sevmenin bir kaidesi olması gerekmez miydi? Tesadüfî bir tanışıklık, ruhta şiddeti dinmez bir sarsıntı, delice dalgalar yaratacak güçte nasıl olur? Aşkı bilirim elbet fakat bu bir vurgun. Mektuplarda yarım kalan aşkın yakıcılığından çok öte, yola düşmek istiyorum, onun yolunda yeniden doğmak; tokalaşmak için ellerimi kavrayan elinde, geçmez bir yara olmak istiyorum, beni ömür boyu avucunda taşısın diye. Bilgisayarımda usul usul çalmakta olan ezginin, beni en çok büyüleyen yerinde sesini açıyorum. Nagat El-Saghira, o naif sesiyle “Yolu seviyorum çünkü seninle yolda tanıştık.” diyor ve beni yeniden Fas’a savuruyor. Yanıyorum, küllerim o evin bahçesine savruluyor. Biliyorum Sultan’ın cesareti lazım bana.

Bu devirde mektup mu kaldı diye dalgalarına malzeme olacağım kişilerin uzağında, kendi kabuğuma çekilip kalem ve kâğıtla bütünleşiyorum. “Özledim Zeyd. Neden bilmiyorum. İçimde ok gibi duran bakışlarını bir kez daha görme arzusu, kalbimin orta yerinde bir kaya misali duruyor. Bu kaya canımı acıtmıyor. Bilakis mutluyum, yaşamımın seyrini değiştiren kendi hâlindeki sevdadan. Bir yandan da garipsiyorum bu durumu, nasıl olur da birkaç saatlik sohbet, asırlık bir ayrılığın hasretini doldurur yüreğe? Bu açıklanmaz ruh hali ile kızdığım zamanlar da oluyor kendime. Seninle ilgili, senin asla haberdar olmayacağın bir savaş yaşıyorum içimle. Belki de bu satırları bile gönderemeyeceğim, ellerim titreye tireye yazdığım yaşam sızım içimden akarken bilmeyeceksin kalemin sayfaya fısıldadıklarını. Oysa ne çok isterdim Sultan’ın cesaretine, o dürüst kalbine sahip olmayı, büyük ihtimalle beni unutmaya yüz tutmuş bir adama kalbimi ulu orta sermeyi. Kelimelerim tükendiğinde ona gözyaşımdan ve kalbimden bir iksir sunmayı…”

Rüzgârın havalandırdığı perdenin sesi, saatin ne kadar ilerlediğini fark etmemi sağlayınca lambayı açmak üzere ayaklanıyorum. Harfleri görmek için kendini zorlayan gözlerim, ışıkla birlikte iyice kısılıyor. Ellerim ise uzun süredir kalem kullanmamamın etkisiyle sızlıyor ama yazmak, içime dair şeffaf sözcüklerimi saklandığı yerden çıkarmak, hafiflemiş gibi hissettiriyor. Cama başımı dayayıp sokak lambalarının yola yansıyan ışıklarında kaybolup kendimle bir kez daha bir kavgaya tutuşuyorum. Şu an beni hiç hatırına getirmeyen biri için zamansız kalıyor olabilirim. Kısacık bir yan yana geliş, ömrümden saatler vermeme sebep oluyor. İlginç olan ise içimdeki bunca karmaşaya kızsam da kendime engel olamıyordum, tıpkı şu an da olduğu gibi. Düşündükçe daha fazla düşünmek istiyordum. Sanki aklımda dönüp duran her an, bana daha yakın olacakmış gibi hissediyordum. Üstelik gözümün önüne gelen ona dair o kısacık anlar da kalbimi hafifletiyor, öylece durduğu kafesten uzaklaşıp uçmasını sağlıyordu. Bu, daha önce hissettiğim her şeyden farklıydı. Tutkun hâlimin adını ben de koyamıyordum ama beni her an sonsuz göğün sırrına erdiriyordu. Demek safi aşk, yoğun ve gerçek olan duygu böyleydi; evrenin sırrını, doğanın büyüsünü ve var olan tüm güzellikleri gözle görülür kılıyordu.

Bir kez daha kendimden uzaklaşıp pencerenin ardındaki dünyaya dalıyorum. Onu düşünürken eriyen içim, yalnızlığı anımsatan sokak lambalarının sarı ışıklarını görüp iyice eziliyor. Yüzümü okşarcasına esen rüzgârın verdiği cesaretle masamın başına dönüyorum. Kelimelerime sığdıramadığım duygularımın yoğunluğunu anlamayacak ve beni asla sevmeyecek birine seslenmenin heyecanı, kalemimden akan sözcüklerin taşkın bir nehir hâlini almasını sağlıyor; ben de kendimi akışına bırakıyorum, kontrolümden çoktan çıkmış olan aşktan sözlerin seline. “Kendime ait evrende, sessiz sedasız, kimsenin bilmediği, bilhassa da seni haberdar edemediğim bir aşk büyüttüm. Hâlâ capcanlı duruyor sol yanımda. Beni merak etmemene, bir kez bile düşünmüş olmamana sitem edemem. Eğer bu taşkın satırları manasız bulursan seni anlarım. Açıkçası satırlar nasıl kalemimden çıkıyor bilmiyorum, bu mektubu neden yazdığımı da. En çok da cesaret edip sana gönderip göndermeyeceğimi bilmiyorum. Her bir kelimem gibi kararsızlığım da sana tuhaf gelebilir ama inan Zeyd, duygularımı ve onları aktaran kelimelerimi kontrol edemediğim bir noktadayım. Delice bulabilirsin. Ben de çoğu zaman bu tanımın, hâllerime uyduğunu düşünüyorum zaten. Gel gör ki içimde hesapsız kitapsız büyüyen aşktan öte bir şey var. O birkaç saat, bir ömür yetecek anı bıraktı bana. Sol yanımda bilmediğim, yeni bir hayat var sanki. Evvela sen varsın orada, sonra da gülüşün, ellerin, o naif sesin.”

Kalemi bırakıyorum çünkü dönüp dolaşıp aynı mananın peşine takılıyorum, vardığım nokta ise boşluktan ibaret. Her harf, çırpınıyormuşum gibi hissettiriyor. Kendimi nasıl bir masala kaptırdığımı ve ne ara her şeyin bu kadar derinleştiğini bilmiyorum ama onu görmem gerektiğini, bunun dalgınlığıma ve dağılmışlığıma iyi geleceğini biliyorum. Düşünceler aklımdan geçer geçmez o her zamanki deli gibi yola koyulma heyecanına kapılıyorum. Duygularımı yazacak gücü kendimde bulamadığım bu yarım satırları da ben verecektim ona. Okumasına gerek kalmayacaktı. Bir bir dökecektim kelamlarımı avuçlarına.

Günün sabaha dönüşünü, kuşların doğayı uyandırışını ve yenilenmenin her anına şahitlik edip havanın henüz karbondioksit karışmamış tazeliğini içime çekerek başladım güne. Eğer dönüş sırasında gözlerindeki ışıltıyı görmeseydim bu karar, beni bu kadar heyecanlandırmazdı. Fakat şimdi hiçbir şey engelleyemiyor beni yola düşmem konusunda. Üstelik varsın gördüğüm o ışıltı benim uydurduğum bir arzu, hayal ürünü olsun; Fas’a gidip onu göreceğim, yoksa içim hiç susmayacak. Ruhumdaki gürültünün verdiği acelecilik ile evden çok geçmeden çıkıyorum. Bir an önce aylardır içimi kemiren, beni başkalaştıran sözlerimi akıtmalıyım avuçlarına. Dahası harflerimin, değmesini sağlamalıyım dudaklarımdan onun kalbine. Taze havanın bozulmasına katkı sağlamamak adına bisikletimi aldıktan sonra havaalanına doğru pedallamaya başlıyorum. Neticesinde ne olacağını bilmediğim bir yola çıkıyorum, farkındayım ama zaten hep bilmediklerimi yol eylemedim mi? Kendimle yaptığım konuşma, varmam gereken noktaya kadar devam ediyor. Susmayı beceremiyor olmama tanıklık edenler, beni deli olarak tanımlayabilir fakat benim kavgam deliliğimle değil, ucu bucağı belirsiz olan hislerimle. Tüm karmaşama rağmen yine de inanıyorum bu yol, çözecek içimde çakılı duran sert düğümleri.

Zozan Çetin

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...