Düş’ün Eksik Parçası

Gece Gündüz
A A

Düş’ün Eksik Parçası

Yalın ayak bastığı toprağın, sırtını dayadığı ağacın, şarkısını ondan başkasının duymadığı ırmağın, ona içindeki boşluğun nedenini söyleyeceğine inanıyordu. O yüzden onlara koşmaktan yıllardır vazgeçmemişti.

Yağmurun toprağa değdiği bir günde, yine evdekilerin ardından yaşına uygun davranmadığına dair söylenmelerini umursamadan kendini sokağa attı. Sadece ev ahalisi değil, köy sakinleri de onun için aynı fikirleri barındırıyordu. Yaşıtları evlenip çoluk çocuğa karışmış, yüzünde kırışıklıklar çıkmaya başlamış bir kadının taşkın davranışları, köydekilerin kabullenemediği bir şeydi. Üzerine dikilen tüm gözlere inat, terliklerini eline alıp çıplak ayakla koşturmaya başladı. Köy ahalisi -ailesi de dahil- deli olduğunu düşünüyor ve bu onu mutlu ediyordu. Deli kadın olmak, onların istediği gibi yaşamamak tam da istediği şeydi. O yüzden her zamanki gibi hiçbirine aldırmadan havayı soluya soluya yaptığı uzunca yürüyüş sonrası ağacın kenarına ilişip yaslamıştı sırtını dostuna. Birlikte yaşadığı insanlarla ilgili düşüncelerini bir kenara bıraktı hemen. Doğa onun ilacıydı, arındırıyordu kalabalık fikirlerden aklını. Yerleştikten sonra gözlerini kapatıp ayaklarını iyice yere bastırdı. O an yine aynı duygu yakasına yapıştı. O hiç geçmeyen, eksik parçayı bulması gerektiğini salık veren his… Sanki hep böyle anları kolluyordu hatırlatmak için kendisini. Fakat ne kadar iz sürerse sürsün bir türlü bulamıyordu içindeki koca boşluğun nedenini. Bu duygu onu her sardığında yaptığını tekrarladı. Gökyüzüne baktı, toprağa ve ağaca dokundu. Evrenden bir işaret bekler gibiydi. Eksik olanın ne olduğunu bilmiyordu. Karışık bir his ve her zamanki buruk sevinçle kalktı yerinden.

Düşüncelerinin derinliği adımlarını yavaşlatıyordu. O sırada köyde anlaştığı tek kişi olan Elis, yağmur yüzünden beklettiği ateş yakma işlemini gerçekleştirmiş, tenceresini yerleştirirken geçişini gördüğü arkadaşına seslenmişti.

“Ortaçağ’da olsaydık seni bu ateşte yakarlardı.” Gülüştüler. Düş, zaten yavaş attığı adımlarını iyice ağırlaştırdı.

“Öyle mi dersin? Yani o kadar olur muydu sence?” Cevap almak için sormamıştı. Elis devam etti.

“Tabii. Böyle yalınayak dolaşan, doğayı soluyan, hür bir kadın kesin cadıdır.” Tekrar gülüştüler. Düş, ayakta duran arkadaşının dibindeki taşa oturdu.

“Hür; ama bir o kadar da esaret altında bir kadın. Ah Elis, yine o his koca bir kaya gibi oturdu yüreğime. Sanki benliğim çok başka diyarlara ait.”

“Ruhun kadar içini delip geçen hissi de biliyorum; fakat anlamıyorum, neden aramaya gitmiyorsun? Git ve bul benliğini.” Elis haklıydı, onu en iyi bilen kişiydi. Fakat kolay değildi, gitme fikri ile o deli ve cesur kadının yerine başkası geliyordu. Bir köye kafa tutmak gibi bir şey değildi ki bu. Bir kelebek gibiydi, içinde deli gibi bir uçma tutkusu, olgunlaşma isteği vardı. Ama kozasından çıkmaya, buralardan uzaklaşmaya cesaret edemiyordu. Bu da köyün, içinde yaşadığı toplumun ona yaptığıydı. İçinde dur durak bilmez bir çağlayan vardı ama köklerini bulma, gitme fikri aklına her geldiğinde, bentleri aşacak güce sahip olsa da duruluyordu.

Evinin merdivenlerinden ağır ağır çıkarken mırıldandığı şarkıyı duyan annesi, telaşla çıktı karşısına. Belli ki babası savuracağı yumruğu sıka sıka onu beklemiş, bu sırada da annesinin başının etini yemişti. Annesinin kaygı ile karışık öfkeli gözlerini tebessümle öptükten sonra salona geçti. Annesi tam anlamıyla onlar gibiydi. Sistemin kafasına vura vura öğrettiklerini sindirmişti. Bir şeylerin yanlış gittiğini anlatmaya yeltendiğinde onu susturur, bazen adeta saldırırdı kızına. Asi ve günahkâr bulurdu onu. Salonun eşiğinden adımını atar atmaz öfkeden yüzü titreyen bir adamla karşılaştı. 30 yıldır yanından hiç ayrılmadığı babası, bir hışımla ona yöneldi. Saçlarından tutup yumruklarını savurmaya başlayınca babasını iki elini kullanarak itti. Sesinin titremesine engel olamıyordu.

“Yetmedi mi ha baba? Bak şu yolduğun saçlarımdan elinde kalan saç tellerine bak! Benim saçlarım ağarmaya başladı; ama sen yumruklarını bana savurmaktan vazgeçmedin be baba!” Adam koltuğa gömüldü. Öfkelenme sırası Düş’teydi. Ama bu öfke, cümlenin yarattığı sarsıntıdan dolayı kendisine duyduğu öfkeydi. Eh be kadın madem öyle, neden burada kaldın? Kendisiyle yüzleşmiş olmanın yarattığı dehşetle odasına koştu. Hür bir kadın değildi, korkak bir kadındı. Özgürlüğü, birkaç evden oluşan bu köye göre tanımlamıştı, bugüne kadar okuduğu her şey uçup gitmişti.

Odaya koşar adım girip boy aynasının karşısına geçti. Az önceki yumruktan yüzünde kalan ize dikti gözlerini. Şimdi eksik parçalara dair bir ipucu elde etmişti. Çünkü en büyük eksiklik kendisindeydi. Hep barındırdığını sandığı özgürlük tutkusu, martı olup uçma isteği… Oysa hep başkalarını suçlamıştı. Evet, elbette onlar da suçluydu. Ayağına prangalar takmışlardı; ama en büyük suçlu oydu. Prangalardan kurtulmak için verdiğini sandığı mücadeleyi vermemişti. Dağılmış, gür saçlarını arkasında toplayıp dışarıya fırladı. Asıl şimdi değmeliydi toprağa, dokunmalıydı ağaca. Asıl şimdi aramalıydı benliğini, dağılmış parçalarını.

Onun için bir ritüel halini almış bu anı yaşadıktan sonra ırmağın kenarına vardı. İçindeki gürültü ırmağın şarkısını duymasını engelliyordu.

“Ne yapmalıyım?”

Bir mırıltı halinde dudaklarının arasından dökülen bu soruyu birkaç kez tekrarladı.

“Ne yapmalıyım da ruhumu bu sinmişlikten kurtarmalıyım? Peki, ne ara değiştim, ne ara vazgeçtim okyanusları aşmaktan? Ah!” Engelleyemiyordu kendini, ağzından dökülüşüne mani olamadığı ahlar, yüreğini deliyordu. Sahi ama içindeki ateşin sönmesine neden izin vermişti? Nasıl fark edememişti eksik parçanın cesaret olduğunu ve farkına varmadığı bu yoksunluk yüzünden burada çakılı kaldığını? Irmağa atılan taşın sekişiyle çıkan ses düşüncelerinden sıyrılmasına neden oldu. Havanın karardığını görünce ayaklandı, kendine kıza kıza yürüyordu. Elis haklıydı, gidip benliğini bulma vakti gelmişti.

Ertesi günün ilk ışıkları Düş’ün yüzüne vurunca erken yola çıkma kararını gerçekleştirmek için ayaklandı. Dün geç geldiği için, yine bir yığın gürültüyle uğraşmış, sözlü şiddete maruz kalmıştı. O yüzden sessiz sedasız ayrıldı evden. Irmağın yanındaki izbe kulübeye girip taşımacılıkta kullanılan tüm taşıtları inceledi. Eski; ama iş görebilecek birini seçip sürüklemeye başladı. Köyleri, şehirleri aşan bu uzun ırmağın sonunda, onun için yeni bir hayat vardı. Bu arada etraftaki meraklı bakışlar artmaya başlamış, yakalanma korkusu yüreğini ağzına getirmişti. Ama işte nihayet birileri çıkıp onu durdurmadan düşmüştü yola. Yüzü düşüncelerden alacalı bulacalı bir hal almıştı. Bugüne kadar razı geldikleri, onu buraya bağlayan hiçbir şey olmamasına rağmen gitmediği için kendisinden hesap sorarcasına hızlı kullanıyordu küreği. Bir sandalı andıran bu eski taşıt ilerledikçe rüzgar, yüzüne daha sert çarpıyordu. Rüzgarla birlikte dağılan düşünceleri sayesinde daha çok duymaya başladı içinden geçtiği anı. Suyun şarkısı ile yüzündeki kızgınlığın yerini, huzur almıştı. İşte şimdi bir martı olmuştu. Prangalarından kurtulmuştu, özgürlüğü yeniden ve tadarak tanımlayacaktı. Bu yol onu köklerine, benliğine kavuşturacaktı. Şimdi olduğunu sandığı kadın olacaktı. Korkuları gerideydi artık, önündeki alabildiğine maviye inanıyordu.

Zozan Çetin

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...