Yolun Bir Kısmı

Gece Gündüz
A A

İnsanlar yıllar süren tecrübelerle fikirler edinirler. Fikirlerini başkalarına açıkladıktan yıllar sonra ise edindikleri bütün fikirlerin boş olduğuna inandırılırlar.
Ben sadece yazarak fikirlerimin müsveddelerini saklayabiliyorum. Zira aklım düşüncelerimi takip etmekte zorlanıyor. İçimdeki şeytanlar, kulaktan kulağa oynuyor.
Dur ikazlarına, yasaklara, yargılara, yasalara, yaşayamamaya inat… Her cümlemden, ayrı hızda viraj alıyorum.
İddialı cümlelerin ve doğru dürüst noktalama işaretlerinin, bana göre olmadığını düşünüyorum.
Yine de iki üç çamaşırın arasına, bir kaç mandalla sıkıştırıyorum.
Yazmak, bize öğretilenin dışına çıkmaktır.
Yazmak, dünyayı anlamlandırmaya çalışmaktır.
Kendi kurallarınca ve dilinin döndüğü kadar.
Bence yazmak:
Umutlarınla, hayallerinle dünyayı sevilebilir kılmaktır.
Umut demişken sadece umut etmekten bahsettiğim yazılar yazabiliyorum. Umut edemiyorum.
İnce bileğime tam oturmayan saatimin yelkovanıyla akrebi kovalamaca oynarken ben de ebe oluveriyorum.
Kardeşimin kirpiklerini yakından izlerken tek tek saymak kadar mutlu olduğum ve yıldızları tattığım ender zamanlar var.
Torunlarıma bırakacağım şeyleri şimdiden planlıyorum fakat yarının işini bile yapmakta zorlanıyorum.
Yarınlarımı karanlık bir kutuya saklayacağım.
Kanaviçeler işlediğim mutluluğum ile sarılı yarınlarımı…
Açıp açıp kullanmalarını vasiyet ederim.
Adını sanını bilmediğim ağaçların, bana çiçekler yağdırdığı bir dünya bu.
Evet, arada oluyor böyle şeyler.
Hüzünlü olmayı, mutlu olmaya tercih ediyorum ben.
Adını da “Mutlu bir hüzün” koydum bu kış. Geçenlerde başını da okşadım.
Dünyaya pembe gözlüklerimle bakmadığım kesin. Ancak miyopluğum, insanları görmemi zorlaştırdığı için bana pembe geliyor.
Spinoza’nın sevinci nereden geliyor bilmiyorum; fakat “Mutlu bir hüznün” tarifini, isteyenlerle paylaşabilirim.
Sonbahar, hüznümü yapraklarla örtüyor.
Yazlarda insanlar gülüyor ve gülmeyenleri ayıplayan gözlerle izliyorlar.
Kış, hüzünlü olmamı dert etmiyor, derman bulmaya da çalışmıyor.
Saklıyor beni yağmurlarla.
Sen neden buruk bakıyorsun yavrum? Evet sen.
Kavşağın solunda kalan gökkuşağı.
Gökyüzüne kimse bakmıyor diye
Maviliğini mi sileceksin?

Tek başına da yürünür bu yollar,
Ne de olsa acıyla mayalanan her şiir, sıcak kek kokar.
Sen?
Trenin sonundaki.
Sen de duyuyor musun?
Kalbi kırılmış kadınların topuk sesleri geliyor.
Dinle.
Bu; yavaş yavaş ağrıyan dişlerin, arasından hava sızdırması.
Bu;
Ağaçların gövdesine sırtını yaslayan bir kadının
Ağaçlara güvenmemesi.
Bu aralar ruhum, bulunduğu kabın şeklini alıyor.
En ufak bir direniş göstermiyor bayrağını asmak için fethedilen toprağa.
Sizin o kaleler ile çevrilmiş krallıklarınıza rağmen, dalı kırık bir ıhlamur çiçeği olmaya cüret ediyor.
Sizin o bir başkası olma taksitlerinize rağmen,
Kendi kalabilmeye…

İnsanlar, ıhlamur çiçekli evime girmeden önce, paspasa ayakkabılarını silmek yerine kibirlerini ve kıskançlıklarını silip girse.
Her sarılan, yüreğe sarılmasını da bilse.
Ve yıllık aptallık kotamızı doldurduktan sonra, sorumluluk sahibi biri olduğumuz kısma geçsek?
Zeki kadınlar, yere düşen mendillerini kendileri mi almak zorundalar? Son zamanlarda bunu sıkça düşünüyorum ve bu, beni hiç olmadığım kadar aptallaştırıyor.

Sen kızım, kirli ellerinden utanmayan.
Özgürlüğünün kilidini cebinde saklamaya devam et.
Her zaman kuşları kafese tıkanlar olacak bu yerkürede.

Zeynep Kabadayı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...