Kalp Sıhhati

Gece Gündüz
A A

“Uykularımı kaçıran bir şey var Münire.” dedi.

Eski ahşap evin gıcırtılı merdivenlerini çıkarken. Sıhhiye’de çalışmanın getirdiği zorluklarla ve uzun vakitler ayakta kalmayla oluşan bel ağrısı için aldığı merhemi çıkarttı.

“Nedir gecelerini zehreden Hasan Bey, Allah koruya?” dedi sevgili karısı. Havaların yağmurlu oluşu, yüreğine daha ağır bir hüzün bulutunun yaklaşmasıyla birlikte, bel ağrılarını da arttırmaktaydı. Gök gürültüsü ve dalların cama çarpmasında, yüreğini sıkıştıran bir şeyler vardı. Münire Hanım, havanda dövdüğü sarımsakları almak için mutfağa gitti.

Bunca yaşam boyu binlerce insana çarpmış, yüzlerce insanla aynı ortamda olmak zorunda bırakılmış ve yüzlercesinin bir tanesinin de onun yüreğini anlamamış olmasının verdiği bıkkınlık ve küskünlük vardı içinde. Eşi Münire Hanım, muhakkak kalbinin o tükenmek bilmez çırpınışlarının sahibi değildi. Anne ve babasını toprağa gömdüğü günün gecesi gibi, içindeki aşk isteğini de mütemadiyen saklamıştı. Gençlik buhranını çoktan atlatmış, mevki ve makam sahibi köklü bir ailenin, Paşa’nın oğluydu o. Nasıl bu düşüncelere cüret edebilirdi? Üstelik evliydi. Aynı onun gibi. Karısına duyduğu sadakat, ona adeta düşüncelerinden bile sakınma gayreti göstermesine sebep oluyordu. İcap eden de buydu. Bunları tahlil edecek vaktinin de olmamasıyla uzun yıllar akıp geçmiş, Hasan Bey bir çınar gibi yapraklarını dökmüştü. Mevsimlerce susmuş, azabını ve nefsini ete kemiğe büründürüp gecelerce münakaşaya girmişti onlar ile. Münire Hanım ise biricik eşinin, hayattan daha fazlasını isteyebileceğini aklının ucundan bile geçirmezdi. Eşinin, kendinden gayrı bir kadına olan bu elem sadakatini öğrenmiş olsa bu, onu yataklara düşürürdü.

Fena düşüncelerinden ve içindeki canavarlardan sıyrıldı Hasan Bey. Karısının, onu uzun bir zamandır incelediğini görmemiş olmasına rağmen, çehresindeki soğuk ölüm sessizliğinden eşinin, hayatında ilk kez onu anladığı düşüncesindeydi.

Şilteli divana uzanmasını ve merhemi çıkarmasını söyledi Hasan Beye. Sanki bir az evvelki hadise yaşanmamış gibi sineye çekilmişti. Hasan Bey, bu hususa hiç şaşırmamış, karısının yıllardır kapalı bir kutu gibi sakladığı gerçekleri, bu kez de büyük bir sükûnetle kapatmasını izlemişti. Başındaki fesi çıkardı. Gömleğinin kollarını kıvırdı. Karısının gözlerinin sislendiğini fark etti. Yıllardır beklediği o büyük yüzleşme, bu kocaman gecenin içinde yalın ayak yapılacaktı. Sezmişti Hasan Bey. Tüylerini diken diken eden rüzgârı kesmek için camı kapattı. Divanın köşesine bağdaş kurup oturdu Münire Hanım. Bozacının sesiyle irkildi. Kocasına sormak istediği bütün sualleri artık haykırma vaktiydi.

“Anlat,” dedi. “Yorma beni sakın. Yeteri kadar güç bir mesele hâliyle bile.” Hasan Bey, eteğindeki bütün taşları dökecekti. Bir çift sözü, sustukları ve haykıracakları vardı biricik karısına.

“Bu yangının tek faili ben değilim.” dedi. “Bu koca arşın içinde, beni ondan en uzak yere gönderen kaderimdi. Bunu bile bile manasız gözlerinle bu havadisin duyulmamasının yeterli olacağını düşünen ise sendin.”

“Anlat bana öyleyse; manasız gözlerime ve aşkınızı anlayamayan hissiyatsız kalbime anlamayı bahşet. Öyle git. Evet, gitmene izin vereceğim. ‘Tayini çıkmış.’ derim. Mevzubahis kapanır.” Hasan Bey, karısının bu denli kolay kabullenmesine olan şaşkınlığı ve düşüncelerini ona aktaracak olmanın verdiği nefes darlığıyla savaşıyordu. Anlatmaya başladı…

“Onu gördüğüm, varlığından haberdar olduğum zamandan bu sıra; içimde, ruhu bu denli bana benzeyen, tanımadığım bir bedene can veren yabancıyı aklımdan çıkaramıyordum. Ona koşulsuzca inanmak, bildiğim bütün doğruları kusmak ve onu yanlışlarıyla bile kabul etme isteği vardı içimde. Hiç karşılaşmadığım birine bu denli güvenme hissi, deli olduğumu ve sevgiye değil de anlaşılma içgüdüme ne kadar saplantılı olduğumun göstergesiydi. Sadece anlaşılmak arzusu insanı, bir başka ruha bu denli muhtaç kılar mıydı? Gece yaklaştığında sabaha, sabah kalktığımda ise geceye kaçmak isteyen ruhum, onun olduğu yer neresiyse orada kalmak ve bir kuş gibi tünemek istiyordu. Yeni doğmuş bir kuş gibi. Daha önce kimseye karşı kırılmamış, hiç yalan işitmemiş, tek bir ihanete uğramamış gibi sevmek istiyordum onu. Uçma zamanı geldiğinde korku nedir bilmeden, kendini ağacın dallarından aşağı bırakan kuşlar gibi.

“Devam et, rica ediyorum.” dedi Münire Hanım.

“Cümlelerin en yalın hâliyle. İçimde onu sonsuz bekleme hissi vardı. Mesih’in yeryüzüne kıyametten önce ineceğine inananlar gibi, belki o da benim yere kapaklanacağım, nefes almaktan aciz kalacağım bir zamanda inecekti yeryüzüme. Gökyüzümle aramdaki boşluğu kapatacak, dünyayla olan kopukluğuma köprü olacaktı. Biliyordum. Bunu bilmekle yaşıyor; buna nasıl dayanacağıma kafamda, gecelerin günahkâr düşüncelerinde son veriyordum. Gecenin pervasız, o vurdumduymaz vahşi düşleri, sabahın ağır mahmurluğuna vuruyordu onun hayalini. Kaderin onu bana getirmesini bekliyordum. Hiç ummadığım bir anda kapıma sepette bırakılmasını. Baktığım her göz anlamsız, girdiğim her sohbet bir yenilgiydi. Sadeliği ve çiçekleri severdi. Küçük kardeşini göle götürmeyi, örgü örmeyi. Belki bir gün beni. Nedense onda, beni olumsuzluklar ve kötü düşüncelerden alıkoyan bir güç vardı. Hayatın sana küsmediğini, senin de bu evrende bir yerin olduğunu en iyi anlamanı sağlayan şey, bir sevgide can bulmaktı. Yuva yapmaktı dünyaya. Dünyayı ve içindekileri bir kez daha sevmek. Düşmanlara son bir şans vermekti.”

Münire Hanım kabahatinin farkına varmış, ezilip büzülmüştü. Gençliğinde Hasan’a duyduğu hastalıklı takıntı yüzünden, babalarının ahbaplığından yararlanarak bir evlilik düzenlemişti. Bunun sadece bir heves olduğunu biliyor; yıllarca ona öğretilen evliliğin, bir yastıkta kocamak dışında bir vasıf gerektirmediği lakırdılarına artık inanmıyordu. Şu an kocasına âşık değildi, onu kıskanmamıştı bile. Bunca yıl birlikteliklerini zorlamanın hiç lüzumu yokmuş meğerse diye düşündü. Hayretler içinde bakakaldı kocasının suratına. Sırtını sıvazladı. Hasan Bey, hissettiği müthiş ferahlıkla doluydu. “Kendi mutluluğu için her zaman bir başkasının mutluluğunu yıkmak mı gerekliydi?”

“Peki, kime gideceksin, ona mı?” dedi Münire Hanım.

“Sadece kendime Münire, hürriyetime.” dedi Hasan Bey.

Zeynep Kabadayı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...