Okuma Köşesi Sorunsalı

Gece Gündüz
A A

Okuma Köşesi Sorunsalı

Bu, dördüncü kez bir araya gelişimizdi. İlk üç buluşma, bar ya da kafelerde gerçekleşip orta halli bir otel odasında son bulmuştu. Dördüncü buluşma, onun Moda’daki evinde olacaktı. O evin önünden; belki on beş, on altı yıldır, Anadolu yakasında bulunduğum sayının dörtte üçü kadar geçmişimdir. Sahili ve Moda çay bahçesini çok yakından gören, beş katlı, dış cephesi ilkbahar renklerini andıran mozaiklerle çevrilmiş, yaşam dolu bir vaziyetle konuşlanmış binanın giriş katında ikamet ediyordu.

Üçüncü kez uyardı ve tekrarladı “Lütfen!” diye. İki kez pek ilgilenmemiş gibi davrandım ancak üçüncü kez “Lütfen, eğer kitaplığımda ilgini çeken ve okumak istediğin bir şeyler var ise okuma köşesinde okumalısın; oturma odasında ya da mutfakta bulunan dört kişilik masada bunu yapmamanı rica ediyorum.” dediğinde ciddiye almak zorunda kaldım. Tüm bunların gerçekleştiği anda güneşin batışı, bu giriş kattan net bir şekilde gözüküyordu. Bir süre güneşin kendisini tam olarak unutturmasını izledim. Yirmi saniyede bir denize serdiği ışık, on metre on metre geri çekiliyor gibiydi ve sonunda güneş, ışık kalmaksızın griye kusan bir kısa süreli yeşilliğe bırakmıştı denizi.

Sahilde insanların bir kısmı yürüyordu; bir kısmı ise nihayet kurumuş yeşilliklere uzanmış, şarap ve biralarını yudumluyorlardı. Çay bahçesi dolmuş, garsonlar siparişleri yetiştiremez bir durumda beliriyorlardı. Apartmanın hemen önündeki sokaktan geçen insanların bir kısmı ise ünlü bir oyuncu ya da bir müzisyen görme umuduyla Moda çay bahçesine ve karşısındaki birtakım kafeteryalara gözlerini dikmişlerdi. Bir gün tüm bu olanlara buradan, yani bu binanın bir penceresinin arkasından bakacağımı hiç düşünmemiştim.

Pencerenin çift camının arasına -her nasıl olduysa- dün yağmış olan kısa süreli yağmur sularının ulaşmış olduğunu gördüm. Bugünün dününden kalan, berraklıktan çok uzak yağmur suları; bir sağa bir sola doğru yılgınca çalkalanırken kadın, okuma köşesini bir kez daha derli toplu hale getirmek için çabalıyordu. Aslında pek dağınık değildi ancak bazı yastıkların ve kitapların simetrik durmasını arzuluyordu.

“Benim duş almam gerek, dilersen dolapta bir şişe Bourbon var. Hemen yanında bulunan çekmeceden bardak alabilirsin. Çikolata istersen, o da buzdolabında, yumurtalığın altında olmalı. Ve eğer bir kitap okumak istersen de lütfen okuma köşesinde, viskinle ve çikolatanla oku.” dedi.

“Peki,” dedim. “Okuma köşesinde okuyacağım kitabı. Asla evin başka bir köşesinde okumaya kalkışmayacağım.” diye de ekledim.

Kadın, ince koridorun sonundan sağa döndü ve karşısına çıkan ilk kapının kolunu çevirip banyoya girdi. Kapıyı arkadan kilitlediğini duydum ve buzdolabına doğru yöneldim. Oldukça fonksiyonlu bir buzdolabı gibi duruyordu. Kapıyı açtım ve yaşam dolu viski şişesini orada gördüm. Çikolata da tam söylediği yerdeydi. İkisini de aldım ve çok lüks olan dolabın kapağını kapadım. Çekmeceden berrak bir viski bardağı çıkartıp okuma köşesindeki sallanan sandalyede yerimi kaptım. Bir süre rahatsız etti sandalye. Arkama minder almak için kalktım. Akan suyun sesi, banyonun kapısının altından içeri doğru süzülüyordu. Elimde yarısı dolu viski bardağıyla, bir süre koridorda durdum. “Acaba kapıyı tıklatsam beni içeri kabul eder mi?” diye sordum kendi kendime. Fakat hâlâ emin değildim kadından ve akşamı rezil etmemek adına bu düşünceyi aklımdan sildim. Koridordan okuma köşesine giderken kadını düşünmeden edemedim. Sıcak suyun, kestane saçlarıyla ve oradan da masada duran çikolatadan farksız teniyle buluştuğunu düşündüm. “Her neyse, şimdilik bunları unut ve kitaplıktan bir şeyler bak!” diye uyardım kendimi. Ceviz ağacından yapılmış kitaplıkta bulunan kitapları süzmeye başladım. Hepsi yazarların harf sırasına göre dizilmişti. Birkaç ilgimi çeken kitaba rastladım. Raftan çektim ve okuma köşesinden uzaklaşıp oturma odasının içinde bulunan mutfağın tezgâhına yaslanıp bazı sayfaları okumaya başladım.

Aradan yaklaşık elli dakika geçmişti. Kadın hâlâ duş almakla meşguldü. Dördüncü kez bardağı doldurmak için buzdolabına yöneldiğimde kadını yoklamadan edemedim. Bir sorun olmadığını ifade etti. Genellikle bir saatten önce banyodan çıkmıyormuş. “Demek ki daha on dakikamız varmış.” diye içimden geçirdim. On dakika daha istediğim yerde okuyabilecektim küflü sayfaları. Sayfaların çok eski bir baskı olduğu bariz belliydi. Çeviri oldukça hoşuma gitmişti. Viski ve çikolata da keyif vericiydi. Kapının açıldığını duyar duymaz kitabı, viskiyi ve çikolata paketini kapar kapmaz okuma köşesine doğru atik bir depar attım. Siyah kaplamalı, sallanan sandalyeye kendimi bıraktım ve nefes nefese kalarak elimde eski baskı kitapla sallanmaya başladım. Pembe bornozuyla karşımda duruyordu kadın. Üst dudağının sol yarısının sağ yarısına oranla daha uzun olduğunu ilk kez o an fark ettim. Durdu, durdu ve tam bir şeyler söylemek üzereyken hapşırdı. İncecik lezzetli beli, eski bir mısır kum saatinin en ince noktasıyla adeta yarış içerisindeydi ve kısık, beli gibi tiz sesli hapşırmasında bile tuhaf ama eşsiz bir zarafet vardı.

Bulunduğu bölgeden mutfağın tezgâhı gözüküyordu ve o banyodayken benim okuma köşesinden uzak olduğumu anlamış gibiydi. Yanıma geliyordu. Daha önce geçirdiğimiz üç gece geldi aklıma. “O gecelerden birini yaşatacak sanırım.” diye düşünürken elimden kitapları aldı ve çaprazda bulunan koltuğa kemirilmiş birer karpuz kabuğu gibi fırlattı.

“Ben sana demedim mi okuma köşesinden başka bir yerde kitap okuma diye? Bu konuda oldukça hassasım. Anla beni lütfen.” dedi. Henüz nemini almadığı saçlarından akan suların yere süzülmesini önlemek için saçlarını, bornozun kapüşonunun içine döktü.

“Gerginsin bu akşam. Şu köşe konusundaki inadını sorgulamayacağım ama genel olarak, evet gerginsin.” dedim. Viskiden büyük bir yudum aldım. Bardak boşaldı.

“Evet, genelde bu evde ben gerginleşiyorum. Belki de bu yüzden senle bu evde buluşmaktan kaçtım sürekli. Bir de malum, tahmin edersin ki bir ayın lanet olası bir yedi-sekiz günü, diğer günlere oranla daha da gergin oluyorum.” dedi

“Anlıyorum, öyleyse sen kurulanırken ve giyinirken ben de kendime ve sana bir viski doldurayım. Buz ister misin?”

“Ah, evet. Lütfen iki parça buz atar mısın?” dedi ve yatak odasına gitti.

Yürürken zarif kalçaları, o bol bornozun dışından bile belli oluyordu. Viskileri doldurdum ve beklemek için okuma köşesinin olduğu yerdeki pencereden, iyice karanlığa bürünmüş dışarı baktım. Vapurların floresan ışıklarının oluşturduğu yakamozcuklar, pencerenin ardından gerçekçi duruyordu. “Hızla yürüyen yakamozcuklar, doğal olmayan ama doğalmış gibi farz edilebilecek yakamozcuklar…” diye düşünmeden edemedim. Kitaplığın yanında bulunan iki çekmeceli komodinin, açık olan en üst çekmecesinde kâğıt ve kalem vardı. Bir şeyler yazmak için onları aldım. Tam kalemi pak kâğıda akıtmak üzereyken eşofman takımları üzerinde kadın geldi.

“Temizlenmek,” dedi, “Ya da temizlendiğini sanmak, insana kendini ne de iyi hissettiriyor değil mi? Kimisi banyo ile kimisi alkol ile bazıları ise dua, itiraflar ve benzeri şeyler ile temizlendiğini sanabiliyor. Ama her halükarda temizlendiğini düşünmek çok hoş bir şey, değil mi?” dedi eşofman üstünün fermuarını boğazına kadar çekerken.

“Kesinlikle haklısın, bir insanın temizlenip temizlenmemesi değil de öyle sanması yeterli olabiliyor.” dedim. Elimdeki kâğıt ve kalemi çekmeceye bıraktım ve dizimle itip kapattım.

“Ne o, bir şeyler mi yazıyorsun yoksa? İlham geldi sanırım, manzaradan olsa gerek.” dedi.

“Yok,” dedim, “Sadece kâğıda ve kaleme baktım öyle. Bir şey yazmak için değil yani.”

“Hadi hadi, daha önce birkaç yazını göstermiştin bana. Fakat net hatırlayamıyorum. Malum bu ilaçlar. Ne üzerine yazıyordun genelde sen?”

“Dibinde limonata damlacıkları kalmış plastik bardakta, zevkten dört köşe olarak ve zıbararak can vermiş karıncalar üzerine yazarım.” dedim.

Yüzüme baktı. Tepkisiz bir tavır takındı bir süre. Bardağındaki viski bitmişti. Birkaç bardak daha doldurdum. Onları da içtik. Okuma köşesinde, onun elinde bir kitap ve benim elimde bir kitap, sessizce duruyorduk. Zaman ilerlemiş, vakit gece yarısını geçmişti. Deniz sakindi. Tek bir ışık bile yoktu karanlık suların üzerinde. Sahil neredeyse boşalmıştı. Çay bahçesi kapanmış ve on yedi yaşlarında bir çocuk, ağzında sigarasıyla beyaz plastikten masa-sandalye takımlarını toparlıyordu. Tülü çektim ve köşeye geri döndüm. Kadın, uykusunun geldiğini söyledi. Ben ise biraz da okumak istediğimi ifade ettim. Yanıma yaklaştı, boynuma sarıldı ve viskili dudaklarıyla, viskili dudaklarımı yirmi dakika kadar buluşturdu. Zorla da olsa kendisini ve beni durdurdu, can sıkıcı ve sancılı dönemini hatırlatarak. Odasına giderken okuma köşesinin sınırları dışında bir şey okumamam gerektiğini ifade ederek köşeyi terk etti.

Saat üç olmuştu. Elimdeki 1962 tarihli ve ilk baskı olan kitabı neredeyse yarılamıştım. Dışarıdan gelen şiddetli yağmurun sesini duyar gibiydim. Tülü çektim ve pencereyi açtım ancak yanılmıştım. Ortada yağmur yoktu. Sesler devam ediyordu. Kafamı kaldırıp baktığımda, rüzgâra karşı alkış tutmuş yapraklardan çıkan ve geceyi yaran sesleri görmem zor olmadı. Pencereyi kapattım, tülü çektim ve kitabı alıp çaprazda bulunan kanepeye oturdum. İçeriden kadının ayak sesleri ondan önce geldi. Bu kez istifimi hiç bozmadım. Tuvaletten çıktı ve odasına giderken o uykulu haliyle bile yineledi:

“Bir kez daha görürsem eğer okuma köşesinin dışında bir şeyler okuduğunu, seninle olan tüm iletişimimi keserim. Bu son ikazım.” dedi ve odasına girdi.

Kalktım ve viski doldurmak için şişeye uzandım. Şişe boşalmıştı. Dolapta oturan biralar gözüme çarptı. Kaptım bir tane, açtım ve tombul boynundan tutup içmeye başladım. Güneşin ilk ışıkları bir yerlerde suyun üzerine patlıyordu. Okuma köşesine gittim ve yarıda kaldığım 1962 baskılı kitabı aldım. Ceketimi ve ayakkabılarımı merdivenlerde giydim ve rıhtımdaki börekçiye doğru sabah sisi olup kayboldum…

Yalçın Şentürk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...