Size Bir Son Yazdım

Gece Gündüz
A A

Size Bir Son Yazdım

Bunları size yazmak aklımda yoktu. Ama anneannem olabildiğince son anlarına kadar yazmıştı. Hem de hiç paylaşmamak üzerine bir sürü şey. Anneannem öleli 3 yıl oldu. Hayatımda hayran olduğum, fevkalade bir kadındı o. Diğer dedeler ve anneanneler gibi o da bana bir miras bırakmıştı. Bu miras o sizin evlere, paralara hiç benzemiyor. Öyle torunları birbirine girdiren türden değil. Bana senelerini ve bu seneler içinde usanmadan büyüttüğü o masum hisleri bıraktı. Bir nefeslik de olsa onun hayatını içime çektim ben. Ve en derinlerde yaşadım onun bana bıraktıklarını.

Çekmece kenarında bilmem kaç yıl öncesinden kalma, sararmış ve hatta bazı harfleri silinmiş mektuplar buldum. Birkaç fotoğraf, bir tane sokak lambası çizimi, küçükçe de bir deniz feneri. Üzerine tükenmezle söz yazılmış bir sigara paketi. Tüm bunlar ve hatta o sayamadıklarım ona adamdan kalanlardı. Sevdiğinden adam diye bahsedeceğim sizlere. Çünkü ben onun adını sorduğumda adam derdi ve isim vermezdi. Merak etmeyin ama ben sizlere ismini söyleyeceğim. Konuya dönmek gerekirse paketin üzerinde “Seni seviyorum…Deli gibi değil gayet aklı başında seviyorum.” yazıyordu.

Mektupları teker teker okudum. Sürekli devam etmişlerdi. Aralarda kaybolan günler de vardı. O günlerde anneannem ya yazmamıştı ya da kaybolmuştu o mektuplar. Bunların burda eskimiş olması bana acı vermişti ki kim bilir anneannem bunları dedemden gizli burda biriktirirken ne acılar çekmişti. Dedem demişken dedem iyi insandır, ama bir şeyin üzücü olması için kötü olması gerekmez. İşte dedem de o misal. Dedem vefat edeli 9 yıl oldu. Anneannem adama dönmemiş yanına bir kez gitmemişti. Sanırım kendine yakıştıramadı.

Çok uzatmadan onların bu hale gelişini anlatayım biraz sizlere. Onlar birbirini 19 yaşlarında bir plak dükkanında bulmuşlar. Bir ‘Zeki Müren’ plağı. O zamanlar çok az sayıda bulabilecekleri bu plak için orda biraz atışmışlar. Anneannem sinirlenip bırakmış plağı. Aradan birkaç hafta sonra kapısının önüne plak bırakılmış. Üzerinde bir not. Adam onu sahilde beklediğini söylemiş. Anneannem ne kadar “densizin teki ne gitcem” dese de gitmiş. Ve o gün başlamış her şey. Kocaman bir sevda. Ama diye başlamak istemezdim. Biliyorsunuz hayat hep engel koyar, sever bunu. Adam askere gitmiş 24 yaşlarında. Geri döndüğünde bir dostundan korkunç bir dedikodu duyar. Çirkin birtakım insanlar, anneannemin falancanın oğluyla görüştüğünü üstelik bir şeyler yaşadığını söylemişler. Bu çirkin insanların arasında anneannemin ablasının olması ise en büyük acı. Ablası da o adamla birlikte olmasını istememiş anneannemin. Kim bilir belki de onun da gönlü aynı insandaydı.

Adam o öfke ve hüzünle anneanneme bir mektup yazmış. Acısını, öfkesini kusmuş. Kendisine bunların yalan olduğunu söylemesini istemiş. Sizlerin de tahmin edebileceği üzere mektuba anneannemin ablası cevap vermiş. Oldukça inandırıcı ve ihanet kokan bir mektup yazmış. Bunları okuyan adam memleketini bırakıp gitmiş. Tabi benim pamuk kalpli anneannem onun gittiğini okulundan dönünce konu komşudan öğrenmiş. Sokaklarda deli gibi koşup “Mahir!” diye bağırdıysa da sonu güçsüz düşüp yere kapaklanmak olmuş. Sevdiğine ulaşmak için araya bir sürü insan sokmuş, mektuplar yollamaya çalışmış. Ama hiçbirini ona ulaştıramamış. Ve 1968 sonrasında ancak birbirini tam kırk üç yıl sonra görmüşler. Artık altmış küsür yaşlarındaydılar. Sadece bedenen birlikte oldukları eşleri ve toz duman içinde kalan hayatları vardı. Dedemin vefatından birkaç yıl sonra anneannem İstanbul’a gelmiş ve onu görmüştü. Anneannem o anları şu sözlerle anlatmıştı bir mektubunda; çenesindeki çukur, gözlerindeki o dingin huzur, o sarmaşıkları andıran saçlarının hangi yöne yattığı bile değişmemiş. Kırlaşmış biraz o kadar. Hala çok güzel bakıyor bana. Ben tek sözcük söyleyemedim. Aradan 45 yıl 24 gün geçmişti. Sanki ömrüm süresince gayriihtiyari onu sevmiştim…

Mektubun bu kısmını okurken göz yaşlarıma hakim olamadım. Bu yüzden paylaşmaya gücüm kalmadı sizle. İlk adımı atan adam olmuş. Neden bunu yaptığını sormuş. Sesi titriyordu diye anlatıyor bu kısmı anneannem. Konuşmalarından birkaç kesiti paylaşayım sizle.

“Yaşlandık be Mahir. Baksana ellerimize, saçlarımıza…Yürürken ben bile aksıyorum. Sana ulaşmaya çalıştım. Çekip gittin. Bir kez olsun şüphe etmedin mi? Onlar yalan söylüyordur demedin mi? Kömür gözlüm böyle yapar mı demedin mi?”

“Demez olur muyum be! Keşke şüphe etmeseydim, ettim ve sana yazdım. Ama sen bana ne dedin. Bir başkasını sevdiğini, hatta bana aşık olmayıp yanıldığını defalarca tekrarladın. Seni unutup senden vazgeçmemi istedin benden, düşünebiliyor musun?”

Ve anneanneme anlattı mektubu. Yıllar sonra anneannem bunların asıl sorumlusunun ablası olduğunu anladı. “Oysa o anam babam olmuştu benim, keşke beni öldürseydin abla. Bana bağırsaydın. Ablam ben sana naptım ki?” diye anlatıyordu acısını anneannem.

Kocaman iki insan İstanbul’un bir sokağında öylece duvara yaslanmış sessiz sessiz ağlıyordu. Buruşuk tenlerinden gözyaşları bile zor iniyordu. Adam bir kez daha ona onunla gelmesini söyledi. Anneannem Mahir amcanın hala bir eşinin olduğunu ona hatırlattı. Bu yaştan sonra yakışı kalmaz dedi. Sarıldılar. Hasretten bahsediyoruz. Hasretin yaşı 45 yıl 24 gün. Birbirlerine bir söz verdiler. Bu sözü başka bir renkle yazdığına göre sayfaya sonradan eklemiş olmalı anneannem. Bir gün ikisi de yapayalnız kalırsa buradan çekip gitceklerdi. Ve 1 yıl sonra aynı yerde görüşceklerdi.

Sonrası mı? Anneannem lanet olası bir hastalığa yakalandı. Böbrekleri iflas bayrağını çekiyordu. Adam onu her yıl aynı yerde bekledi. Anneannem ise o boktan hastalıkla azalıyordu. Onun o yorgun yüreği bunlara 3 yıl önce dayanamadı. Benim o hayran olduğum kadın, güçlü kadınım İstanbul’a, o sokaklara gözlerini yumdu. Ben o öldü öleli bu evde yaşıyorum. içerde hala Zeki Müren plağı çalıyor. “Gözlerinin içine başka hayal girmesin…”

Ben bu mektuplara bir çekmecenin kilidini kırdırarak ulaştım. Bundan iki hafta önce adama mektupların hepsini bir kutuya yerleştirip gönderdim. Ama göndermeden önce bir şey eksikti;son mektup. Ona anneannemin ağzından bir yazı yazdım. Ona anneannemin öldüğünü söylemek istemedim. Buralardan ancak tek başına gidebilceğini, hiçbir yıl anneannemi göremeyeceğini söylemek istemedim. Kendi kendime mutlu bir son yazdım bu hikayeye. Torunumun eğitimi için onunla yurtdışına çıkıyorum,dedim. Son mektubu yazdım. Bu mektupla anneannemin çığlığı olmak, sustuklarına çare olmak istedim.

“…Biz insanlar çirkiniz. Buralar hep çirkin. Ben de bir tek seninle güzelleştim. Nefesim yettiğince hep sana, hep seni ve hep seninle. Unutma sana 24 yaşındayken de söylemiştim. Ayrılık fiilen birbirinden uzak durduğun an değil, gönüllerin uzaklaştığı andır. Biz hiç ayrılmadık. Gençliğim,çocukluğum. Hatta şu buruşuk yüzüm, geçenlerde dökülen birkaç dişimsin. Sen benim senelerdir yaşadığım yoksulluksun. Sen benim yaptığım bahar temizliğimsin. Sen çocuklarıma yaptığım analık, ocakta pişirdiğim en lezzetli yemeksin. Evlatlarımın saçını her okşayışımda sen varsın. Ben yıllardır bambaşka bir yuvadaydım. Ama bu yuvada sen varmışsın. Sen küçük bir fotoğrafla, bir plakla, bir çocuk sevgisiyle hep evimdeydin. Biz güzelleşmeyi başardık. Sen beni öyle güzel sevdin ki, biz insanlık güzelleştik be Mahirim.”

Yağmur Eylül

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...