Şimdi Derin Bir Nefes Al ve İşte Hayat

Gece Gündüz
A A

İhtiyaçlarımız uğruna yaptıklarımızın altında daha ne kadar ezilebiliriz? Onların uğruna daha ne kadar düşebiliriz? Daha ne kadar kavga edebilir, kaçabilir, ağlayabilir ve savaşabiliriz? Kendi tatminlerimizi nasıl olur da yaşam amacımız gibi gösteririz?

En temelinden bir inanma ihtiyacına sahibiz. Bir Tanrının varlığını kabul etme aşaması. Ve herkes kendi Tanrısını bulduktan sonra Tanrı yarıştırma çabası. Sonunda ise dinler. Din; hani o büyük savaşların temel sebebi olan şey. Ölüm, yenilgi, yaşam ve galibiyetler. Bunlar insana yetmedi. Daha çok kazanmak veya intikam istedi. Kendi içlerinde de “Hangimiz daha inançlıyız?” yarışı yaptı. Boy sırasına girer gibi iman sırasına gireceklerini sandılar. Kendi inançları, kendi yarattıkları ideolojilere bir ödül ve ceza istediler bu sefer. Kimisi cennetten arsa aldı, kimisi cehenneme giderken Kilyos sahilinden topladığı taşları yanına aldı. Tomar tomar para götürmeye çalışanlar da olmadı mı? Oldu tabii.

Geldik biraz daha can alıcı kısma. Her insanın duygu yüklü ihtiyaçlarına. Diğer ihtiyaçlardan daha duygusal, daha iç kemiren türden olanlara. Kimisinin katı görünerek saklayabildiğini sandığı sevgi ihtiyacına, kimisinin çok fazla arkadaş edindiği hâlde gerçek bir dostluk ihtiyacına, kimisinin de her ne kadar “Ben aşka inanmam, ‘gerçek aşk’ diye bir şey yoktur.” dese de aşka olan inancı ve ihtiyacına…

Elbette yalnız doğduğu hâlde, yalnız ölmek istemez insan. Birine ihtiyaç duyar. Böyle her an bir soluk yakınında olan birine. Bir düşkünlük değildir belki ama bir bakıma yenilgidir bu. Hele de karşımızdaki pek de yürek dengi bir insan değilse.

Eğer uzun zamandır aynı şeye tutkun kalmışsak; bir sevgiliye veya bir ilgiye, bazen sevişmeye, kimi zaman bir çift göze… Bu zamanlar, bütün ihtiyacımızı besleyebileceğimiz şeylere erişmeyi bekleriz. Öyle çok isteriz ki birkaç günlük tanıdığımız insanlara “Sana ihtiyacım var.” dedirtir bu istek. Anlamsızca çıkar ağızdan. Bir süreden sonra bu cümle “Beni asla bırakma, olur mu?”ya kadar varır. Kocaman bir alışkanlık olur gönülde. Biz bu alışkanlığa aşk adını takarız; kimisi hoşlanma der, gerçek sevgi der. Bu, psikolojik açıdan; rahatsız bir insanın, ona iyi gelen ilk insana âşık olması gibi. Ve zamanla aşk zannedilen bu ilişkinin, “doktor-hasta” ilişkisine dönüştüğü görülür. En kötü an ise bunun farkına varıldığı an olur. Yalan yapmacık bir aşkla doldurulan eksik yanlarımız, eskisinden de çok azalır.

“Dizginlenebilsek.” diye iç geçiriyorum. Biraz durabilsek. Yavaşlayarak yaşayabilsek. Ya da daha fazla kendimizi, kendimizden uzaklaştıracak hâle getirmesek. Çünkü tüm bu ihtiyaçlar, ihtiyaçtan öte kimi zaman bir reklama, yarışa, yalana dönüşüyor. Ve gözümüz, gönlümüz karardıkça da kötüleşiyoruz. Hırsımızdan, arzularımızdan kötüleşiyoruz. Gün geliyor, kaçamayacak hâle gelip bir odada tıkılıp kalınca, kendimize bile tükürükler saçarak bağırıyoruz. Ertesi gün, kendimize muhteşem güvenimiz ve güzel giysilerimizle, burun sızlatan parfümlerimiz ve cebimizdeki paralarımızla, kendimizi çok seviyormuşçasına devam ediyoruz.

Dizginlenmeyen, dengesi olmayan her şeyin içimizde olması ne acı. İnsanı, insan yapan şeylerin içinde, bu bencilliğin ve ihtiyaçlar silsilesinin yer alması ne büyük bir küfür sebebi…

Yağmur Eylül

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...