Kızıl Sakalın Mutsuzluğu – I

Gece Gündüz
A A

Kızıl Sakalın Mutsuzluğu – I

Kızıl sakal her zamankinden yorgun uyandı o sabah.

Herkesin çareler aradığı uyanma sorununa çözüm olur belki diye, alarmını en sevmediği pop şarkı olarak ayarladı yatmadan önce.

Yatağından kalkıp çıplak ayaklarına içine ter kokusu sinmiş terliklerini geçirdi. Yerde yığın şeklinde duran kıyafetlerini ayağıyla iterek yolunu açıp banyoya yöneldi. Önce aynada bir müddet kendine baktı. Kirli yanaklarına, şişmiş gözlerine ve kurumuş incecik dudaklarına küfürler etti, kendini beğenmeyen her insan gibi..

Ellerini biraz ıslatıp gözlerine sürdü. Bu kadarına yüz yıkamak diyordu kendince.

Ayaklarını yerden kaldırmadan mutfağa ilerledi. Her zamanki otomatik tavırlarıyla önce su ısıtıcının tuşuna bastı, dolaba yönelip içinde çürümeye yüz tutmuş zeytinlerin olduğu kabı aldı. Bir parça küçük ekmek koparıp içine iki zeytin yerleştirdi. Ekmeği ve zeytini hep özenli kullanıyordu. Ekmek her iki zeytin için de yetmeliydi. Çekirdekleri lavaboya tükürürken su ısıtıcının tuşu attı. Kupaların asılı olduğu tahta aparattan gelişigüzel bir kupa çekip içine iki ölçek kahve attı. Ağır ağır suyu ekleyip tek kişilik masasına oturdu.

O an “artık işe gitmeyeceğim” dedi kendine ve masanın üzerine önceki geceden dizdiği üç sigaradan, üzerinde “bugün artık vazgeç” yazanı alıp yaktı. Acı kahvesinden dolu dolu bir yudum alıp ağzının yanmasına aldırmadı. Kısa sürede kahvesini ve dostu sigarayı tüketip ayaklandı.

Tahta dolaplardaki üç beş tabağı indirip masaya koydu. Siyah, ceset torbası büyüklüğündeki poşete tek hareketle doldurdu tabakları. Porselenler birbirine çarparak günün müziğini oluşturdu. Sonra telli çalgılar olarak birkaç çatal bıçak ekledi kızıl sakal bu müziğe… Bu kadardı işte, bir parça dinlemelik zamanda toplamıştı tek kişilik yemek takımını. Poşetin ağzını kapatıp, olduğu yere bıraktı. Ayaklarını yerden ayırmadan yatak odasına geçti bu kez. Yerdeki yığını kucaklayıp başka bir poşete doldurdu. Her şey tamamdı, tüm eşyası bu kadardı işte.

Ağır hareketlerle banyoya gitti. Klozetin kapağını kaldırmaya gerek duymadan uzun uzun işedi, rahatladı. Aynanın önüne yaklaşıp dün gece aldığı yeni tıraş bıçağını eline aldı. Yine uzunca baktı kendine, yeşil hareli gözlerinin ta içine baktı ama orada aradığı adam çoktan gitmişti. Birden aklına geldi, ikinci sigarasını almayı unutmuştu. Tıraş bıçağını elinden bırakmadan, bu kez koşarak mutfağa gidip masanın üzerindeki “korkuyor musun?” sigarasını alıp yaktı. Banyoya yeniden dönüp aynanın karşısındaki yerini aldı.

Uzun, kirli ve kızıl sakallarını inceledi. “çok uzattım bu kez” diye geçirdi içinden. Suya sabuna ihtiyaç duymadan yanaklarındaki yeni çıkmaya başlayan sakallarını kesti. Tüm tıraş işlemi bu kadardı. Bu onun durumu normalleştirmesi için yapması gereken bir geçiş süreciydi sadece. Tıraş bıçağını yana bırakıp, kâğıda sarılı jileti çıkardı bu kez. Önce biraz boynunda gezdirdi. “Korkuyor musun?” sigarasından derin bir nefes çekti. Kızıl sakallarının altında gezdirdi jileti. Jilet hemen vücudunun sıcaklığını alıp sanki onun parçası oldu.

Sigarasını lavaboya bastırırken, jileti de boynuna bastırdı. Ara sıra hala yaşıyor muyum diye kontrol ettiği damarına küçük bir çizik attı. Kan çizgi şeklinde vücuduna akmaya başladı; yavaş ve sıcak. Önceden hazırladığı atkısını boynuna sardı. Kızıl sakallarını atkının üzerinde özenle düzeltti.

Bu kez düşünmeden sağ bileğine dikine, ince bir çizgi çekti. Üzerine hemen bir sargı bezi sardı. Sonra sol bileğine de aynı boyutta bir çizik attı ve onu da sardı. Üzerine montunu geçirip, masadan son sigarasını ve çakmağını aldı. Her zaman kapının dışında duran ayakkabılarını giymek için kapının önüne çıktı ama son anda plan değişikliği yaparak çıplak ayaklarındaki terliklerle merdivenleri inmeye başladı.

Sokağa indiğinde hafif başı dönmeye başlamıştı ama yağan yağmur onu kendinde tutuyordu. Ezberlediği yolları adımlamaya başlamıştı bile ayakları. Uzak değildi, belki iki dakika sonra ulaşacaktı hedefine. Dükkânını açan ex-berberi, uzamış kızıl sakallarına bakarak imalı bir selam verdi, başını hafif eğerek selamını karşıladı adamın kızıl ve “kapıyı açık mı bıraktım lan ben?” diye sordu kendine. Denize ulaşmıştı artık. Sabahın erken saati olduğundan ya da çok yağmur yağdığından, uzaktaki birkaç balıkçı dışında kimse yoktu koca sahilde.

Eski iskelenin en ucuna gidip oturdu. Bayılmak üzere olduğunu hissediyordu. Cebinden “sahiden hala yaşıyor musun?” sigarasını çıkardı. Elini siper edip, uzun uğraş sonucu sigarasını yaktı. Montunu çıkarıp başının altına yastık yaparak uzandı tahta iskeleye. Uzun bacakları iskeleden sallanıyordu.

Yüzüne yağan yağmuru hissetti ilk kez, esen rüzgârı duyumsadı. İyice halsizleşmişti artık. Sigarasından derin bir nefes alırken, boynundan atkıyı çekip çıkardı. Ilık kanı hala akıyordu. Sonra bileklerini de çözdü ağır ağır. Sargılar artık kırmızı olmuştu, gülümsedi. Bir nefes daha alırken sigarasından “çok bile durdum” dedi titrek, güçsüz sesiyle.

Sigarası bitmek üzereydi. Sadece “sa” kısmı kalmıştı. Dudaklarına götürüp, yazı yok olana kadar çekti dumanı içine ve verirken bir kez daha gülümsedi; “as”.

İzmariti denize atacakken yine, yeni bir fikir geldi aklına. Yavaş yavaş ayağa kalkmaya çalıştı ama bileklerinin dermanı yoktu. Kıçı ve dirseklerinin yardımıyla sakin sakin kayarak bıraktı kendini denize, sol elinde onu son güldüren şey olan izmaritiyle.

Tuğba Martı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...