Onun Kaderi

Gece Gündüz
A A

Onun Kaderi

Elindeki Bach CD’sini teybe koydu. Bir sarsıntıdan sonra kendine gelmişti.

Korkularından sıyrılmıştı; elindeki kahve bardağını güzelce masaya koydu. “Tak” diye bir ses çıktı… Körfezde ölen çocukların adları yazılıydı gazetede.

Pachelbel’s Canon çalıyordu. Onu dinlerken bir elinde kahve bardağı, bir elinde Rüzgâr Gibi Geçti kitabı vardı.

Kano dalgalarda yüzer gibi olurken o da kendine güvenerek kahveden bir yudum aldı.

Aradığı kitabı bulmuştu. Bir yudum daha aldı. Sayfaları çevirdi. Okumaya devam etti.

Bir fısıltı duydu. Cevabını bilemediği sorular sordu. Sayfayı çevirdi. Bir yudum aldı. Sevdiği tüm şarkılar artık zihnine pelesenk olmuş halde kitabını okumaya devam etti.

Pachelbel devamlı çalıyordu. Kitabın sonuna geldiğinde kahvesinden son yudumu alıyordu.

Kalktı yerinden. Evdeki odalarda tur attı. Aradığı güzellikleri sayıklarken Pachelbel sona ermişti.

Teypte Bizet vardı. O da müziğe eşlik etmeye başladı. Karakterini bilmediği insanlardan içi sıkılmış halde, kafa karışıklığına anlam veremediği duyguların pençesinden kurtulmuş halde Percy Shelley şiir kitabını okumaya başladı. Sakinliğin sadeliğinden henüz kurtulamamıştı.

Duygularını açığa vurmadan önce okuduğu şiirlerden Monna Rosa aklına geldi. En sevdiği şiir kitabıydı.

Yıllar sonra ilk öyküsünü yazmanın inanılmaz hafifliğini hissetti ruhunda.

Evde bir tur daha attı. Piyano tuşlarına dokuna dokuna bir beste tutturdu. Duygusuz cennete ulaşmanın yoluydu belki de bu.

Çamaşırlarını temizledi. Bir askıda bıraktı. Her ay temizlikçisine tembih ettiği halde aradığı o duyguyu hak etmediğinden yakındı.

Öykü bir sırdı onun için. Öyküde anlattıkları da. Klasik müziğin etkisinden etkilenmiş gibi göründü.

Sevilmemiş olmanın verdiği üzüntüyü kimse bilemezdi. Hiç sevilmemişti çünkü o.

“Biz” kelimesini özlüyordu. “Biz” neydi? “Biz” bize etten kemikten bir halde sürüklediği yazıdan yaz esintisiydi belki de.

Öyküde anlattığını kimse bilemezdi. O bir sırdı.

Eline bir kalem aldı. Sırlarını dökmek istedi. Yapamadı. Gücü yetmedi.

Les Choristes filminin müziğini hatırladı birden. “Yazmasaydım delirecektim.” dediğini anımsadı Sait Faik’in. Mükemmel bir tattı, bir dokuydu ona göre yazmak.

İstediği her şeyi kâğıda dökmek zor olamazdı onun için.

Kütüphaneye şöyle bir baktı. Duygu, sevgiden bir emanetti. Duyguları kaleme esir olmuş halde sevdiklerinden intikam almışçasına Hayat Güzeldir filmini hatırladı. Bir oyundu yaşadıkları. Bir yalandı.

Saat 14.45 olmuştu. Bir yazarın tutkusuydu yazmak. İç karmaşasıydı belki de.

Onun yazdıkları gerçek miydi? Değildi. Ama gerçekti. Gerçek olan ne varsa sildi defterden. Hayal derinlemesine işlemiş leke gibiydi.

Duygusuzdu, evet. Ancak duyguluydu.

Ümitsiz değildi. Ümitliydi.

Bir hikâyenin son durağında bekleyen, elinde papatyayla gözlerinden bir yağmur esintisi sunan, saklambaç oyununa kader diyemeyen zavallı bir yazardı içinden geçen.

Duygusuzdu.

Evet.

5 dakika geçmişti ki bir emanet eşya gibi atılmış gururu aklına geldi. Kütüphaneye baktı. Mehmet Kaplan’ın Sevgi ve İlim kitabı gözüne çarptı.

Kitaplar, Onun tek dostuydu. Onu terk etmeyen tek varlıkları.

Insomnia’dan beri durmaya çalışsa da duyamadığı her şeyi kalemine bağlamıştı.

“Yaşamak mı, yazmak mı?” sorusuna maruz kaldığından beri bir işkencenin hevesine kapılıp gitmişti.

Herkes kördü. Onu görüyor ama görmüyorlardı.

Dünyada tek başına bir deli halinde, vakti yerinde, tutkulu bir yazar olarak kendini dünyaya tanıtmaya çalışıyordu.

Burhanların buhranlarını hissetmek zordu elbette. Ancak katlanmalıydı. Katlanacaktı. Bu onun kaderiydi.

Elindeki kalemi yavaşça masanın üzerine bıraktı.

 

-Dilara Pınar Arıç-

Sizden Gelenler

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...