Kırık Kalem

Gece Gündüz
A A

Yerde karalanmış ve buruşturulup atılmış sayfalar, etrafa saçılmış boş içki şişeleri, kül tablasından taştı taşacak izmaritler… Gözlerinin altı mosmor olmuştu. Günlerdir adam akıllı uyuyamıyor, doğru düzgün yemek yemiyor, sokağa bile çıkmıyordu. Telefonunu kapatmış, televizyonun fişini çekmiş, perdeleri hiç ışık almayacak şekilde kapatmıştı. Basit bir “içine kapanmak” değildi onunki, kendi içine hapsetmekti sanki kendini. Nasıl bir hâkim, hangi yasaya göre verirdi bu cezayı insana? Cevabın “vicdan” olduğunu çok iyi biliyordu.

Okuldan mezun olunca, ülkenin saygın ve genç gazeteciler yetiştirmeyi, yetiştirirken tüm ağır işleri onlara yaptırmayı kendisine ilke edinmiş, büyük bir gazetesinde muhabirliğe başladı. Her söyleneni harfiyen yapmaya çalışıyor, gece gündüz demeden işinin inceliklerini öğrenmeye gayret gösteriyor, bu çabasının bazen görülmemesine içerliyor ama çok ufak bir “aferin”e dünyaları değişmiyordu. O yıllarda, damarlarında kırmızı kan değil siyah mürekkep dolaşıyordu sanki. Bu yıllarda öğreneceği her bir bilginin, yıllar sonra mesleğinin başına “duayen” getirilmesini sağlayacağını biliyordu.

Haftalar, aylar su gibi akıp geçiyor, işinden fırsat bulduğu zamanlarda duayen gazetecilerin yazılarını, kitaplarını okuyor, mesleğe dair sözlerini zihninin büyük sayfalarına kalın puntolarla yazıyor ve ilerde kendi köşesinin olduğu sayfayı hayal ediyordu. Çok okuması, çok düşünmesi ve çok farklı açılardan bakabilmesi gerektiğini biliyordu. Neden ve sonuç kavramlarını tarihle bütünleştirebilmesi ve okurun, yazısını okurken bir şeyler öğrenmesini sağlamak için çok fazla zaman harcaması gerektiğini de biliyordu. Bu bilinçle çalıştıkça aldığı “aferin”ler artıyor, mesleğinden aldığı keyif katmerleşiyordu.

Ülke çalkantılı süreçlerden geçiyor, siyasi kutuplaşma gün geçtikçe artıyordu. Medyanın gücü siyasilerce keşfedildikçe, medya çalışanlarının üzerindeki baskılar gün geçtikçe artıyor, toplumdaki kamplaşma medyaya da sirayet ediyordu. Tam da bu günlerde, muhabirlikteki üçüncü yılını bitirdiği o sonbahar günlerinde, gazetede çok saygı duyduğu bir abisi onu yanına çağırdı. Hemen koşturdu ve ofisine girdi. Yazar abisi biraz gergin ve sinirliydi. “Buyur Rıfat Abi.” dedi tüm enerjisiyle. “Gel otur Metin kardeşim.” dedi yazar, gülümsemeye çalışarak. Metin, sessizce oturdu ve meraklı gözlerle baktı yazar ağabeyinin gözlerine. “İnsanlar çok nankör Metin kardeşim.” dedi yazar, iç çekerek. “Yıllarca yazarsın, emek harcarsın; sonra işlerine gelmediğinde, yazdıkların doğru olsa da bu onların sermaye çarklarına dokunduğunda, koyuverirler kapının önüne.” Metin afalladı. “Nasıl yani? Kovdular mı abi senin gibi bir gazeteciyi? Nasıl yaparlar?” Mesleğe yıllarını vermiş olan duayen gazeteci, altları torbalı ama şefkat dolu gözleriyle baktı genç meslektaşına. “Bu ne ilk ne de son olacak Metin kardeşim.” dedi.

Tam bu sırada telefonu çaldı. Müdürüydü arayan ve hemen yanına çağırıyordu. Metin, duayen abisiyle vedalaşırken aklındaki soru işaretleri gözlerinden okunabiliyordu. Az önceki enerjik ve genç bir gazeteciden geriye, hem yaşananlar hem de yaşanacaklara dair sorularla yüklü şekilde müdürünün odasına yürüyen, şaşkın ve daha çokça da tedirgin bir medya emekçisi kalmıştı.

İki kez vurup kapıdan içeri girdi. Müdürü gergindi. Ters giden bir şeyler olduğunu anladı Metin ve masanın önündeki karşılıklı duran iki koltuktan birine oturdu. “Buyurun müdürüm.” dedi. “Hoş geldin Metin. Biliyorsun Rıfat Bey ile yollarımızı ayırdık.” Müdürün hemen konuya girmesi Metin’in canını sıkmıştı inceden ancak dinlemeye devam etti. “Zamana ayak uyduramayan yazarlar, zamanın da dışında kalır, bu gazetenin de.” Müdürün ses tonu giderek yükseliyordu. “Bize zarar vermeye başlayan insanları en kısa sürede bünyemizden uzaklaştırmazsak bertaraf oluruz. Şimdi gazetede değişime gidiyoruz. Genç, dinamik, çağa uyum sağlamış, toplumun isteklerine cevap verecek, onların duygularına dokunacak yazarlara yer vereceğiz. Sen de yıllardır bu sektördesin ve mesleğin inceliklerini öğrendiğini, her şeyden öte işini severek yaptığını biliyorum. Artık muhabirlikten yazarlığa geçtiğini bildirmek için buraya çağırdım seni. Tebrik ediyorum. Teknik detayları editör arkadaşlarla toplantıda görüşürsünüz. Hadi hayırlı olsun.” Birçok duyguyu üst üste yaşayan Metin sersemlemişti. Kombine yumruklar alan boksör gibiydi o anda. Yeni yumruk nereden gelecekti acaba? Çok sevdiği abisi işten atılıyor ama kendisi aynı zamanda kariyerinde önemli basamağı çıkıyordu. Bir kapı kapatan, yenisini açıyordu.

Toplantılarda yeni oluşumun nasıl olacağı anlatıldı tüm genç ve dinamik yazarlara. Metin notlar alıyor, nasıl özgün olabileceğini düşünüyor, gözleri parlıyor ama gün aşırı yazacak olmanın heyecanı ve “Ya yazamazsam?” tedirginliğini taşıyordu. “Kalemi elime alayım da ondan sonrasını hallederim.” diyordu kendi kendine. Sade bir üslup kullanacaktı. Cümleleri çok fazla uzatmadan tane tane anlatacaktı. İroniden uzak duracak, olanı yazacaktı. Ama olanları yazmak, her zaman istenen şey değildi.

İlk yazısında, kendi amcaoğlunu da toprağa götüren ve son günlerde eylemlerle yine kendinden söz ettiren “terör”ü yazdı. Yazısı beğenilmiş ve sosyal paylaşım sitelerinde yazının linki dolaşır olmuştu. Sitelerde yazı altındaki yorumlara bakıyordu. İnsanların tepkilerini çok merak ediyordu. Gazetedekilerden olumlu eleştiriler almış, böyle devam etmesi tembihlenmişti. Bu moralle oturdu masasının başına. “İşsizlik.” dedi. Yeni açıklanan işsizlik rakamları onu derinden üzmüş ve bu genç nüfusu çok fazla olan ülkede, böylesi yüksek oranları irdeleme ihtiyacı duymuştu. Yazısını bitirdi, gözden geçirdi ve gazeteye gönderdi. Yayınlandığı gün yine benzer ve daha fazla olumlu eleştiri aldı. Sosyal medyada paylaşımların ve beğenilerin sayıları artıyordu. Toplantıda aklından geçen özgün olma düşüncesi yavaş yavaş gerçek oluyordu.

İki hafta boyunca böyle güncel ve kendisinin de önem verdiği konularda yazılar kaleme alan ve artık insanlar tarafında takip edilmeye başlayan Metin, gazetede yeni bir yazı üzerinde çalışırken telefonu çaldı. Müdürüydü arayan. Böyle kısa sürede ülke çapında ses getiren yazılarından dolayı tebrik alacağını düşünüyordu. Çok naif düşünüyordu. Gerçekler, iki kez tıklattığı kapının arkasında sinsice bekliyordu. İçeri girdi. Yüzünde yan masadaki arkadaşının az önce yaptığı espriden kalan gülücük kırıntıları vardı. Bu mutsuz anların başlangıcıydı. Aynı koltuğa oturdu ve müdürün yüzüne baktı. En son gördüğünde gergin ama iyi bir haber veren müdürünü daha gergin gördü. “Biz ne konuştuk Metin?” diye konuşmaya başladı müdür. Bir konuşma, bu perdeden bir soruyla başlıyorsa, iyi şeylerin konuşulmayacağını biliyordu. Bu soruyu duyduğu anda yüzündeki tebessüm kayboldu. “Rıfat Abini çok çabuk unuttun sanırım. Biz neden çıkardık onu işten. Bunu anlayamayacak kadar saf olamazsın sanırım!” Sesi yine yükseliyordu. “Benim başımı belaya mı sokacaksınız oğlum siz. Rıfat Abin, olumsuz şeyleri yazdığı için, kötü giden noktaları abartıp halka anlattığı için kovuldu. Ben demiyorum ki her şey çok güzel. Artık bu piyasada ayakta kalmanın tek yolu bu anladın mı? Ben, baskı sayısı artış rakamlarını görmek istiyorum, vergi müfettişlerinin günlerce inceleyecekleri rakamları değil. Bu sana ilk ve son uyarım olsun! Hadi kolay gelsin, çıkabilirsin.”

Müdürü, çekmecesinden bir tabanca çıkarıp yavaş hareketlerle mermi doldurup kafasına ateş etse aynı etkiyi yapardı. “Beyninden vurulmuşa dönmek” deyimini yaşadı o beş dakikalık konuşmada. Masasına döndüğünde arkadaşları hâlen o şakaya gülüyorlardı. Metin’in kireç gibi suratını görünce onların da neşesi bir anda kaçtı. Arkadaşlarından şakacı olan “Hayırdır Metin, ne oldu?” dedi. Metin hiçbir şey söylemeden çıktı. Temiz hava alması gerekiyordu. “Gelirim birazdan.” dedi sadece. Dışarı çıktı, derin bir nefes çekti. Bu nefes; bacaklarının titremesini, midesindeki bulantıyı ve boğazına oturan ve neredeyse ağlamasına sebep olacak yumruyu durdurur zannediyordu ama yanılıyordu. “Nasıl ister benden böyle bir şey?” diye soruyordu kendi kendine. Kısa sürede ülkede en çok konuşulan yazarlardan biri olmuşken böyle bir uyarıyı kesinlikle kabul etmiyordu, edemiyordu.

Eve gitti. Eli bir türlü kaleme gitmiyordu. Hâlbuki aklında çok önemli konular ve güzel cümleler vardı. Şimdi hiçbirini yazmak istemiyordu. Ama tırnaklarıyla kazıyarak çıktığı bu basamaklardan, bir uyarıyla inmeye niyeti yoktu. Aldı kalemi eline ve suya sabuna dokunmamaya çalışarak tamamladı en içine sinmeyen yazısını. Odasında volta atmaya başladı. İki duvar arasında değil, yazıyı gönderip göndermeme arasında gidip geliyordu. Göndermek ve göndermemek de birbirinden çok farklı duvarlardı aslında. Hangisine doğru gitse toslayacağını biliyordu. Göndermeyi seçti. Hepimizin, kendi hayal ve seçimlerimizin kurbanı olduğumuzu biliyordu ama yaşayacaktı.

Yazı yayınlandı. Hemen sosyal paylaşım sitelerindeki yorumlara baktı. Halkın nabzı, cep telefonlarını elinden düşürmediği ve bileğe yakın olduğu için en güzel sosyal medyadan ölçülebiliyordu. Felaket… Yazı hiç beğenilmedi. Bir hevesle açtığı sosyal platformların hepsini sıkılarak kapattı. Odasında dolanmaya başladı. Yazdıklarını paylaşan insanlar tabii ki vardı ama bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Bir sonraki yazısını da bu şekilde suya sabuna dokunmadan, hatta bazı kötü olduğunu düşündüğü şeylerin bile iyi yanlarını yazmaya, insanlara onu göstermeye çalışacaktı. Müdürünün uyarısını atamıyordu bir türlü aklından. Bir tarafta koskocaman bir uyarı ve işini kaybetme korkusu, diğer tarafta vicdan temellerine oturan yazdıklarını göndermeme ve hatta özgür düşünemedikten sonra yazmama duvarı… Uyarıyı aklından atamadığı için ikinci yazıyı da gönderdi.

Artık iyi yorum yok denecek kadar azdı. Belirli çevreler –ki onlar da bu yazıdaki gibi yazılar kaleme alıyorlardı- yazısını beğenen yorumlar yapıyordu. Yazısının altında “Kalemini satmış.” yorumunu okuduğunda, gazeteciliğe başladığı ilk gün aldığı kalemini kırdı. Telefonunu kapattı. Sigara ve içkiye verdi kendini. Uyuşmak ve unutmak istiyordu yaptığı hatayı. Pişmanlık, elle tutulur bir hâl almıştı gazete sayfalarıyla. O andan itibaren; hiçbir korkunun, hiçbir tehdidin, hiçbir baskının ve hiçbir dini kuralın, insanın kendi vicdanından güçlü olmadığını anladı. Vicdanını bir kenara bırakamıyordu. Aldığı terbiye, okullardaki eğitim, yıllar içinde edindiği tecrübe, onu vicdanlı bir insan yapmıştı. Bundan şikâyetçi değildi asla ama ondan istenenler çok ağır geliyordu ruhuna. Bu dünyada yüreği büyük olan insanların, en büyük yaraları alacağını duymuştu bir filmde. Vicdan sahibi bir insanın ruhunu ve aklını ne kadar hapsetmeye çalışırsan, o kadar çabuk terk eder akıl ve ruh bedeni. Metin, yaptığı hatanın pişmanlığını daha fazla taşıyamadı ve o çok sevdiği gazetenin üçüncü sayfasında, okurlarından özür dileyen bir mektup bırakarak intihar eden genç gazeteci olarak yerini aldı.

 

-Alper Kaya-

Sizden Gelenler

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...