Gurbet

Gece Gündüz
A A

Gurbet

Kavurucu bir sıcağın ortasında alnının terini silerken yüzüğünden parlayan ışık gözünü aldı. O an bir yumru oturdu boğazına Habil’in. Susamıştı; ama o an, o yumruyu yutabilmek için kana kana içti ısınmış suyunu. Kardeş topraklarda çalışıyordu; doğduğu büyüdüğü topraklardan uzakta olmanın oluşturduğu hasret lokmasını bir türlü yutamıyordu. Ne yediği yemek doyuruyordu karnını ne içtiği su ferahlatıyordu ne de aldığı üç beş kuruş mutlu ediyordu. Özlem, aylar geçtikçe artıyor ve hayatı zindana dönüştürüyordu.

Azerbaycan’da doğduğunda ailesi tarımla ilgileniyordu. O da büyüdükçe işlerin yetişmesi adına, bir ucundan tutmaya başladı. Ona sorsalar okuyacaktı, tahsilini tarım üzerine yapacaktı ancak sormadılar; “Bize güç lazım.” diyordu babası, “Beyin değil…” “Yorulmadan en çok işi üreten, en hayırlı evlattır benim için.” derdi. Habil de bu sözü ilke edindi kendine ve yılmadan yorulmadan çalışmaya devam etti. Aynı hedefi çocuklarına da aktaracaktı Habil. Ama çalışmanın yerine okumayı koyacaktı. En çok okuyan ve kendini yetiştiren evladını, en hayırlı evlat sayacaktı. Önce okutacaktı çocuklarını, yapılan işi daha bilimsel ve bilinçli yapacaktı.

Ayçiçek… Habil’in gönlünü çalan, onun gibi çalışkan, onun gibi sessiz, onun gibi utangaç Ayçiçek… Göz göze geldiklerinde yanakları al al olan, başı hemen önüne eğilen Ayçiçek… Aynı mahallede büyüdüler. Birlikte oyunlar oynadılar, birlikte okula gittiler, birlikte okuldan alındılar ve birlikte çalışmaya başladılar genç yaşlarında. Çok az konuşuyorlardı ama birbirlerine bakarken duydukları heyecanı kelimelere döken bir şey olsa, yüzlerce roman yazılabilirdi. Habil ve Ayçiçek… Habil, o eğri büğrü yazısıyla her gece bu iki ismi yan yana yazıyor; bazı geceler aralarına bir kalp koyuyor ve gülümsüyordu. Ayçiçek’i seviyordu ve bu durumu önce ona, sonra ailesine anlatmak istiyordu. Bir gün tarlada uğraşırlarken yüzü ve kulakları kızarmış halde Ayçiçek’in yanına geldi. Onu çok sevdiğini söyledi ve hızlıca koşmaya başladı. Ayçiçek, terine karışan gözyaşlarını silerken sessiz sessiz gülüyor ve utancından yüzünün kırmızılığı bir ton daha artıyordu. Aileler konuştu ve bu iki genç âşık, sade bir törenle evlendiler. Dünya ikisi için, tarımla uğraştıkları bir cennete dönüşmüştü.

Habil yoğun çalıştığı bir gün, babasının tarlanın üst sınırında iki genç adamla hararetli bir şekilde konuştuğunu gördü. Arada elleriyle arazinin sınırlarını gösteriyor, arada çenesindeki sakalları sıvazlayıp düşünüyor, arada da adamları dikkatle dinliyordu. Habil bu genç adamların müşteri olduğunu düşünüyor ancak çok yanılıyordu. Henüz tanımadığı o genç adamlar, Habil’i Ayçiçek ile oluşturdukları cennetten kovmaya gelmişlerdi. Babası adamların dolar cinsinden söylediği miktarları duyunca, önüne altın tepsi ile konan bu “kırmızı elma”yı afiyetle yemeye başlayacaktı. Keyfi yerinde olan baba, Habil’e yaklaştı ve “Akşam size oturmaya geleceğiz, güzel haberlerim var…” dedi.

Gün akşam oldu ve yemek yerken aklında babasının ne gibi bir haber getireceğine dair düşünceler dolaştı durdu. Hayırlı haberler olmasını umuyordu. Pozitif bir insandı Habil. O yaşına kadar hiç kavga etmemiş; sessiz, sakin, uyumlu bir bireydi. Olaylara hep pozitif yanlarından bakmaya çalışırdı. Anne ve babası geldi, çaylar demlendi ve muhabbet başladı. Babası, bugün gelen adamları tanıttı. Türkiye’den gelen, onlara göre çok büyük bir tarım şirketinin patronlarıydılar. Azerbaycan piyasasına girmek istiyorlardı ve bu bölgede güvenilir, çalışkan iş ortakları arıyorlardı. Onlar bu ülkede yatırım yaptıkça ortakları da büyüyecek ve zenginleşecekti. Habil, haberin gerçekten güzel olduğuna kanaat getirmeye başladı. Babasını hevesle dinliyor, detayları öğrendikçe heyecanlanıyordu. Ancak bunların hiçbirini dışa vurmuyordu.

“Sadece bir şartları var…” dedi babası. Şimdiye kadar altın tepsiyi ve elmayı anlatan babası, bunların neden uzatıldığını anlatmaya başlıyordu. “Bizden birini Türkiye’ye götürmek istiyorlar.” dedi birden. Habil, piyangonun(!) kendisine çıktığını anladı. Babası tekrar elmadan bahsetmeye başladı. Ne kadar karlı bir ortaklık olacağını, ne kadar refaha ereceklerini falan tekrar tekrar söyledi durdu. Babası artık o genç adamların kelimeleri ve ağzıyla konuşuyordu. Paranın önce insanın kelimelerini ve o kelimelerin tonlanışını değiştirdiğini o an yaşayıp gördü Habil. “Biz bir düşünelim baba.” dedi Habil. İşte o an babası, daha önce hiç duymadığı bir ses tonuyla bağırdı Habil’e. Mutfakta tek başına uğraşan Ayçiçek, o gürültüyle irkildi ve elindeki bardağı yere düşürdü. Sonra hem kendine kızdığından hem de daha çok Habil’e böyle davranılmasından ötürü ağlamaya başladı. Sessiz ve fark ettirmeden gülmeyi çok iyi başaran Ayçiçek, sessiz ağlamak konusunda daha da başarılıydı. Usulca sildi gözyaşlarını ve ortalığı toparlayıp yeni bir bardakla döndü içeri.

“Kayınpederin hastalığını biliyorsun baba,” dedi Habil. “Burada olup yardımcı olmam lazım.” Babası “Benim lafımı ikiletme oğlum. Gideceksin dedim, gideceksin. Bitti.” O gece Ayçiçek, Habil’e gitmesini söyledi. “Babalarımız bizim kötülüğümüzü istemezler ki Habil. O hayatta ve sağlıklıyken sözlerini dinlememiz gerekir. Bak, ben babamın sesini 5 yıldır duymuyorum. Şimdi benden bir şey istese ben dünyanın öbür ucunda bile olsa onu yaparım. Bir şekilde idare ederiz. Sen yarın babamla konuş ve kabul et işi.” dedi ve sıcak bir öpücük kondurdu alnına.

Ertesi sabah haberi alan babası göklere uçuyordu. Hemen telefonlar edildi, işlemler başlatıldı. O yaşına kadar kasabanın sınırından çıkmayan Habil, başka bir ülkeye gidecekti. Uçağa binen Habil, bir süre baygınlık geçirdikten sonra uyandırıldı ve ıstıraba dönüşen yolculuk sonunda bitti. Tutulan küçücük ama soğuk evde kalıyordu ve o eve bir türlü ısınamadı Habil. Utangaç ve sessiz biri için başka bir ülkede çalışmak gerçekten çok zordur. Habil, bu durumu susarak karşılıyordu her zamanki gibi.

Çalışmalar kendi tarlasındaki işlerden çok daha hızlı gerçekleşiyor, her gün yeni şeyler öğreniyor ve tarımın dünyadaki geldiği boyutları gördükçe şaşırıyordu. “Keşke okuyabilseydim…” diye geçiriyordu içinden sık sık. Bir de hasret geçiyordu içinden Habil’in. İçini kemiren, geceleri haram eden, gündüzleri geçmeyen, kimseye anlatamadığı hasret… Gurbetlik üzerine yazılan türküleri mırıldandıkça çalışırken, neden o türkülerin bu denli içli olduğunu daha iyi kavrıyordu.

Bir gün Habil’i ofisten çağırdılar. O an içine bir kurt düştü. Her gün mutlaka çağırırlardı ofise; çeviri için, telefon görüşmesi için, bazen toplantılar için. Ama o gün biraz farklı hissetti Habil. İki genç patron karşısındaydı. “Hoş geldin Habil, geç otur.” dedi küçük olan. Yaşı Habil ile aynıydı ama dökük saçları ve kırışık alnı onu olduğundan yaşlı gösteriyordu. Büyük olan telefondaki görüşmesi bittikten sonra Habil’e döndü. “Sabah baban aradı Habil.” deyince kötü bir şey olduğunu anladı. “Evet.” diyebildi. “Kayınpederin vefat etmiş, başın sağ olsun.” dedi küt diye. Bir yumruk… “Uçak biletini falan filan aldık, hemen hazırlan yola çık.” Bir tane daha… Metanetini korumaya çalışırken, aklında nasıl söyleyeceğini bilemediği kelimeler dolaşıyordu. İlk kez başına böyle bir şey geliyordu ve bir miktar paraya ihtiyacı vardı. Ama bunu nasıl söyleyecekti? Habil bunları düşünürken, genç patronlar işe dalmışlardı bile. “Özgür Bey,” dedi Habil, sesi bir duvarın arkasından geliyordu sanki. Yine de o sesi duyan patron, Habil’in kısık sesini eleştirmek ve yükseltmesi için hafifçe sesini yükselterek “Ne oldu Habil, bir şey mi diyeceksin?” dedi. “Özgür Bey… Bizim oralarda… Adetler var.” Kesik kesik konuşuyordu çünkü hem daha önce böyle bir durum yaşamamıştı hem de onlara göre çok olmayan ancak kendi gelir seviyesine göre çok olan bir meblağ isteyecekti. “Habil ne söyleyeceksen söyle oğlum ya, kanser ettin bizi.” dedi büyük olan patron. İşi daha da zorlaştırdı bu cümle.

Zaten kıvranan Habil, cesaretini toplamaya çalışıyordu. Bir taraftan kırılmıştı da. İçine oturmuştu bu sert çıkış. Sonuçta cenazesi vardı ve biraz olsun halden anlayabilirlerdi. Hayır. Yetişmesi gereken işler, birçok insani değerden daha önemliydi. Yozlaşan dünyanın gerisinde bıraktığı yük, farkında olan ve o değerleri önemseyen insanların boynunda gün geçtikçe artıyordu. “Eğer ailenin babası hayatını kaybederse, erkek çocukları yoksa damatları aileye şu kadar para vermeli.” dedi Habil. Adetlerini anlatırken paranın miktarını da söyleyebildi. “Tamam git muhasebeye, kaç dolara karşılık geliyorsa versinler.” dedi ve başından savdı Habil’i. Sonrasında telefonu çaldı ve hararetli bir konuşmaya başladı Habil odadan çıkarken. Ofisin arka tarafında kimsenin uğramadığı bir kuytu vardı. Habil bazen orada oturur ve Ayçiçek’ini düşünürdü. Yine oraya sığındı ve bu sefer hıçkırarak ağladı. Hasta olan kayınpederinin ölümüne de üzülüyordu ama gurbet acısı, özlem ve maruz kaldığı aşağılanma, hıçkırıklarının derinliğini arttırıyordu. Gözlerini silerken bir karar aldı. Tam o an ismini duydu. Şirketin şoförü İbrahim onu arıyordu. Toparlandı ve önce muhasebeye uğradı, sonra eşyalarını alıp arabaya bindi.

Zorlu bir uçak yolculuğunun ardından vatanına ulaştı Habil. Çok özlemişti. Havasını, suyunu, ailesini… En çok da Ayçiçek’ini… Kayınpederinin evine vardığında kalabalığı gördü. Sırayla herkesle tokalaştı, sarıldı, el öptü… Gözleri bir kişiyi, Ayçiçek’ini arıyordu. Gördü; iki dünya çarpıştı sanki o an. Habil de Ayçiçek de hıçkıra hıçkıra ağlayarak sarıldılar. Hiçbir söz çıkmıyordu ağızlarından, sadece acının ve hasretin birbirine karışması halinde duyulan hıçkırık sesleri geliyordu odadakilerin kulaklarına. Ayçiçek bir an düşecek gibi oldu. Habil güçlü kollarıyla tuttu onu ve hemen oturabileceği bir yere götürdü. Karısının yüzünü silerken, içinde huzur denen duyguyu yaşıyordu. Babasının o akşam yaptığı konuşmadan sonra unutmuştu bu duyguyu. Ayçiçek kendine geldikten sonra, Türkiye’de gözlerini silerken aldığı kararı kulağına fısıldadı Habil. “Artık buradayım ve bir daha oraya gitmeyeceğim sevgilim.”

 

-Alper Kaya-

Sizden Gelenler

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...