Fırtınada Kaybolanlar

Gece Gündüz
A A

Bir gün böyle bir şey yazacağımı biliyordum, işte korktuğum bugün başıma geldi. Onun hikayesi ne yazılmış ne yaşanmıştı!.. Ona ulaşabilme kapısını daha ben doğmadan kapatmıştı.

Benim hikâyem nerede başlıyor ya da başlaması mümkün olabildi mi? Başlamasının olanağı var mıydı?

Babamla tanıştığımda altı yaşındaydım. O, köy enstitüsü mezunu bir maden işçisiydi. Hikâyesi bir yerlerde kesintiye uğramıştı. Benim hikâyem de o kesintinin içinde bir ayrıntıya sıkışmıştı.

Babam gazetelerin kenarlarına ne yazıyor diye merak ederdim. El yazısını sökmem zaman aldı. En çok Hasan Ali Yücel ve Tonguç yazardı, bir de Nazım Hikmet hayranıydı. İlkokulda bize “İnce Memed” okuttu, ip atlamayı, yüzmeyi öğretti. Yine de yakın sayılmazdık, arkadaşlarım bile çekinirdi ondan. Uzak bir yerlerde bir yaşam bıraktığı belli oluyordu. Hiç dönüp geriye bakmaz, konuşulmasını hiç istemezdi. Hikâyesini anlatanlar ondan gizli, bir efsaneyi anlatır gibi anlatırlardı. Ama o efsane üç vardiya çalışıp gündüzleri evde uyuduğu için bize sessiz olmayı öğretmişti. İşlemediği bir suçun cezasını önce onu okutan devlet çektirmişti. Sonra da o kendisine çektirmeye devam ediyordu. Hasta bedenini zorla yaşatmaya çalışıyordu. Onu komünist diye hapse attıkları için bana kızınca komünist demezdi, “Anarşist misin sen?” derdi.

Yaşayan bir ölünün kızı olarak yaşamak; ulaşılamaz, erişilemez bir aşka özlem duyarak yaşamak… Hayır, bu da bir yaşam değil; yarım kalmış, yarım bırakılmış bir yaşamın devamı.. Yarık yarık hayatlar. Yarım yamalak değil, tam karşılığı; ortasından yarılmış.

Sevme yetisi, aşkın yüceltilmiş duygusuna tapanlarca yarı duygu durumu gibi görülerek es geçilir. O zaman tüm gericiliklerden arınıp, aşkın gizemli büyüsünde zaman zaman kaybolarak; babama -yazılmadan- çizilen trajedik kesintiye takılmadan, çizgi dışında başka bir yaşam yaşayabilir miyim?.. Ya daha küçücükken yüreğime kazınan öfke!.. Boyum bir metre iken öfkem iki metreyi bulmuştu. Ve özgürlük önce mavi sonra da kırmızı renkleriyle, babamın o dönemdeki işçi kılığıyla boy verirken solumda, önümde; aşk gibi sevilen, aşk gibi öfkeyi kabul eden, aşk gibi yüceltilmiş, aşk gibi heyecan vericiydi devrimci olmak. Daha o zamandan dedim ki; “Ben ömrüm yettiğince bu sınıfta kalacağım, sınıf geçmek yok artık. İçine düştüğüm sınıf tam da benim sınıfım.”

Babamla ben, biraz severdik birbirimizi, biraz ürkerdik birbirimizden; çokça saygı duyardık birbirimize. Bütün ilişkimiz buydu. Daha çocukken bir ara kendimi odaya kapattım, ne yaptığımı çok merak ettiler. “Hikâye yazıyorum” dedim. Her biri bir şey söyledi ama babam dedi ki; “Benim hikâyemi de yaz.” Öyle korktum, öyle ürktüm ki! Böyle bir sorumluluğu nasıl üstlenirdim. Bir daha kendimi hiç odaya kapatmamaya ve hikâye yazmamaya kendi kendime söz verdim. Başına gelenleri öğrenmek beni yeterince aşmıştı. Çocuk yüreğime sığmayacak kadar öfke duymuştum. Ne için büyümek istediğime karar vermek zor oldu. Sonraları unuttum zaten. Oysa unuttuğumu sandıklarımı kıyıya köşeye saklamışım…

Doğduğum köye babam gitmese de ben gittim. Her gittiğimde, ilgiyle seyredilen efsanevi bir hikâyenin sonu gibi hissederdim kendimi. Emeğini, gücünü, gençliğini bırakmıştı o köyde; hem vurgun yemiş hem sürgün edilmişti.

Onun hayatı yirmili yaşlarının sonlarında çalınmıştı. Yetmişli yaşların ortasında özenle korumaya ve yaşatmaya çalıştığı bedeni de terk etti dünyayı. Köy enstitüsünde sakatladığı akciğerlerini kendi isteğiyle kömür tozuna teslim etmişti. Hayatının kördüğümü; “Pardon biz seni komünist sanmıştık” diyerek hapishaneden salınıp sonra da akıl hastanesi denilen yere tıkıldığı süreçte saklıydı. Orası çok acı verici olmalıydı ki bir daha asla dönüp bakmadı. Onu yaşayan efsane yapan, sadece uğradığı iftira ve haksızlıklar değildi. Dürüstlüğü, çalışkanlığı, bilgeliğiydi ve gururunu ölene kadar yanında taşıdı.

Onu yolcu ederken son defa yüzüne baktım, ellerimle yüzünü son defa sevdim. Ömrüm boyunca gördüğüm en güzel yüz onun yüzüydü; hafif solgun, masumdu ve rahat görünüyordu.

Yürüdüğün yol, haritan üzerinde ve sen yürüdükçe çizilir, önündedir… Yollar da değişir, değişmez sanılan haritalar da değişir. Bizim haritamızın yolları değişti artık. Asfaltla değil bıçakla çiziliyor. Kuşe kâğıtlardan önce, tenimizden geçen çizgilere sahibiz.

Böyle zamanlarda yaşamayı biz seçmedik. Babam da seçimlerinin hepsini kendi yapmadı. Biz bu topraklarda neyin kurbanlarıyız? Biz; tümevarımlara nasıl varıldığını bilmeden tümdengelimleri tıkayan, yarıklar açan hayatların sahibiyiz. Tümevaranların hayatlarını bozmak, karıştırmak, kendi çizgilerimizi onların var olmayan çizgileri üzerinden geçirmek, başlarına belâ olmak için geldik. Pirinçler artık taşsız olabilir. Ayıklamaya gerek kalmayabilir ama zehirli olduğunu bilmiyor muydunuz?..

Turgay Fişekçi, Yitik Bahar’ın dizelerini yazarken aklından kimler geçti kim bilir!.. Kaç insana dokunduğunu bilmek ister miydi?..

“Hayat, kar altında kalan bahar
Çiçekleri üzerinde ölüyor en bereketli ağaçlar
Üretkenlik dört duvar arasında
Kar yağıyor bahar dallarına
Üç bin yıllık hayatın bilgesi
Sevene acı veren, bedeni bal ülke
Işıklarının ardından solup gidiyor insanlar
Kar yağıyor güneşli kirpiklerine
Yalnız sevda ve kocalma hüznüydü isteği
Karşında bir sigara içip ölebilirdik
İlk sen mi soldun böyle uzak toprağından
Denizlerde yatanlar adları yitik
Boyna dolanan kement, Mağusa Kalesi
Hepsi sayılsa tüm bir tarih mi?”

 

-Nuran Karaduman-

Sizden Gelenler

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...