Çocuk

Gece Gündüz
A A

Çocuk

Genç ve güzel garsonun ruju bordo renkteydi, dudakları kar altında kalmış bir cesedin soğuktan donmuş dudaklarını andırıyordu bu yüzden. Üzerinde patates kızartması olan tabağı koyarken parmaklarındaki ojenin parlak gri renkte olduğunu fark etti, en sonunda da kızın yüzüne bakmayı hatırladı. “Başka bir isteğiniz var mı?” diye gülümseyerek sorarken dudaklarının bittiği nokta ile yanaklarının başladığı yerde sağlı sollu iki adet gamze belirivermişti. Düşüncesi fazla uzun sürmedi, “Sağ olun, şimdilik bir isteğimiz yok.” dedi. Döndü, oğluna bir bakış attı, gözünü kırptı. Oğlu da aynısını yaptı, kendisine benzediği için mi yoksa taklit etmek için mi yaptı bilemiyordu. Hem böyle şeyleri uzun uzun düşünmeyi yıllar önce bırakmıştı. Bir refleks olarak önemsemiyordu artık gereksiz detayları, bu detaylar oğluyla ilgili olsa bile. Masanın ucundaki ketçap ve mayonez şişelerine uzandı, “Seversin değil mi?” diye nezaketen sordu oğluna, bir cevap beklemeden ketçapı sıkmaya koyuldu. Ketçapı bırakıp mayonezi sıkmaya başladığı esnada çocuk umursamaz bir tavırla “Severim, sık.” dedi. Babası oğluna baktı, yine gülümsedi. Oğlu da aynı şekilde karşılık verdi. Babası kısa bir süreliğine içinden yine aynı soruyu sordu, bana benzediği için mi yoksa başından savmak için mi gülümsüyor? Neyse ki bu tip düşünceleri uzun sürmezdi.

Adamın çocuğu evden aldığı, trafiksiz yolda ve park yeri aramaksızın geçen on beş dakikalık süre de dahil olmak üzere konuştukları kelimelerin sayısı kalitesiz pop şarkılardaki kelimelerden bile daha azdı. Her hafta sonu olduğu gibi, adam artık girip çıkması devletin güvencesi altında yasaklanmış olan eski evine gitmişti, eski eşi artık geldiği günü ve saati ezbere bildiğinden kapıyı açan her zaman oğlu olurdu ve o da her zaman giyinik vaziyette hazır beklerdi. Arabaya biner, ne yolda ne de dışarıda çok fazla konuşmadan bütün gün alışveriş merkezlerinde, hayvanat bahçelerinde dolaşırlardı. Oğlu, az konuşan sessiz bir çocuktu. Evde, okulda ya da hafta sonu babasıyla birlikte; her zaman aynı istikrarla susardı mütemadiyen. Babasına göre bu annesinin suçu, annesine göre babasının suçuydu. O kadar benmerkezciydiler ki birbirlerini çocuğu kışkırtmakla suçlarlardı. Öğretmenler ise bu suskunluğu üzerlerine alınmazlardı ve hem anneyi hem babayı sorumlu tutarlardı. Çocuk bir dönem psikiyatriste bile gösterilmişti. Psikiyatristin sorduğu sorulara sadece birkaç seans dayanabilmiş, en son seansta psikiyatristin çok sevdiği Freud biblosunu LCD televizyonun ekranına fırlatıp, ruh bilimi dünyasıyla arasına bir daha asla yıkılamayacak bir set çekmişti. Oysa hırçın bir çocuk değildi, sadece çok çabuk sıkılırdı. Annesi psikiyatriste neden bu kadar kolay sıkıldığını sorduğunda “Dünyanın en saçma sorusunu sorup durdu her seansta, sizi seviyor muymuşum?” dedi. Annesi gülümsedi, oğlunun yanağını okşadı. Oğlunun bu soruya sinirlenmesi annelik egosunu tatmin etmişti fakat sorunun şaşırtıcı cevabını oğlu küçücük yüreğinde gizliyordu. Ebeveynlerinin hayatı oldukça yoğundu, bu nedenle dokuz yaşındaki bir çocuğun dönemsel psikolojisi üzerine yeterince vakit ayıramıyorlardı ve psikiyatristten daha ulvi bir çözüm yolu gelmiyordu akıllarına.

Yemek devam ederken adamın telefonu çaldı. Çocuk, babası telefonu açarken telefonun ekranındaki duvar kağıdında dudaklarını büzüştürerek Selfie çekmiş sarışın genç bir kızın resmini gördü. Babasının en son beraber olduğu kadın değildi bu, ondan önceki de değildi. Anne ve babasının aşk yaşadığı yabancı insanların fotoğraflarına bakarak yüzlerini ezbere almak gibi paranoyakça ve kin dolu bir huy edinmişti kendine, bu sayede daha dokuz yaşındayken muazzam bir sinematografik hafızaya sahip olmuştu. İçini bir keder kapladı. Kederin ne olduğunu tam olarak bilecek yaşta değildi, yalnızca bir iki melankolik şarkıda duymuş ve anne babası ile ilgili sıkıntılar olduğu zaman içinde duyduğu bu yoğun sıkıntıyı keder olarak adlandırmaya karar vermişti.

Adam telefonu açmadan avucunda tutarak ve bakışları telefona yoğunlaşmış şekilde dışarı çıktı. Beş dakika kadar sonra geri geldiğinde oğlunun hâlâ yemeği bitirmediğini görüp buna dünyanın en önemli meselesi muamelesi yaparak “Aaa, halen bitmedi mi bu tabak evlat?” dedi, yüzünde yine o sahte gülümseme vardı. Çocuk adama baktı, bu sefer tebessümle karşılık vermedi. Adam şaşırdı, düşünmemeye çalıştı ama rahat edemedi.

“Oğlum, bir sorun mu var?”

“Hayır, yok.”

Çocuk çatalıyla tabaktaki son patates parçalarını oyup duruyordu. Hareketlerinde bir sertlik veya tuhaflık yoktu.

“İstersen git baba.”

“Nereye gideyim?”

“Telefonda konuştuğun kadının yanına git.”

Adam şaşırdı yine, ama içinde şehvete yakın bir his duydu. İstemeyerek de olsa hayır anlamında kafasını salladı.

“Olmaz, oğlumla zaten haftada bir kere, o da iş için seyahat etmiyorsam anca görüşebiliyorum.”

“Önemli değil baba, bir hafta sonu tatilin var, onu da benimle geçirmek mecburiyetinde değilsin.”

“Saçmalama oğlum!” adamın ses tonu yalandan yere ısrar eden insanların ses tonuna bürünmüştü, çocuk bütün duyarlılığıyla sezdi bunu. Adam, bordo ruj süren garson hanıma seslendi ve bir kahve istedi. Kahve gelene kadar yine bir sessizlik hâsıl oldu, baba oğul ikisi de konuşmadılar. Garson fincanı uzatıp masadaki tabakları topladıktan sonra yine “Başka bir isteğiniz var mı acaba?” diye sordu ve gamzeleri ile gülümsedi. Adam hayır anlamında başını salladı, gözleri genç kadının parlak gri renkteki ojelerine ilişmişti yine.

“Annen kızıyor zaten” dedi kahvesinden ilk yudumu alırken, sonra da anlamlı anlamlı baktı oğlunun yüzüne.

“Merak etme, annem gece geç gelecek. Şimdi eve gitsem, hiçbir şey fark etmez.”

“Annen neden geç gelecek ki?”

Çocuk için bu soru bir fırsattı, karşısındakini kızdırmak isteyen bir edayla:
“Fatih diye biri vardı hani” dedi, babası evet anlamında başını salladı. “İşte birkaç gündür akşamları geç geliyor, onunla birlikte galiba. Bugün de onunla vakit geçirecek, o yüzden gelmez eve.”

Babası, çocuk cümlesini bitirmeden gelen mesaj sesiyle telefonu açıp başparmaklarıyla ekrana dokunarak mesaj yazmaya başlamıştı. Çocuk bir ümit babası kızar ve kendisine fikrini sorarsa kabul etmediğini, hatta istemediğini belli edecek cümleleri dilinin ucunda saklıyor ve hazır kıta bekliyordu. Fakat babası gayet yumuşak ve sakin karşıladı bu durumu. Oğlunun söylediği şeylerle ilgili düşünceler çok fazla durmayıp uçup gittiler. Sadece mesaj yazmaya devam ederken başını kaldırmadan anladığını ifade eden bir hırıltıyla karşılık verdi.

“Baba siz madem birlikte yaşamayacaktınız neden evlendiniz annemle beni neden dünyaya getirdiniz?”

Çocuk canlı yayını son dakika haberiyle kesen bir sunucu telaşıyla girdi konuya. Böyle bir hücum beklemeyen babası, defansta az adamla yakalanmıştı, çaresiz ve şaşkındı.

“Bunun seninle ne ilgisi var oğlum! Annenle mutlu olamayacağımızı anladık ve ayrıldık!”

“Peki bunun benimle ne alakası var? Yani ben olmadan bunu anlayamıyor muydunuz?”

“Nasıl yani?”

“Arkadaşlarımın aileleri hep bir arada. Anneleri babalarıyla birlikte, babaları da annelerinin yanında…”

“Ama anne babası ayrılmış olan arkadaşların da vardır mutlaka, öyle değil mi?”

“Var, ama onlar da benim gibiler işte.”

“Nasıl senin gibi?”

“Benim gibi işte, mutsuz hepsi.”

Adam sustu, kulpundan sıkıca tuttuğu fincanın içindeki kahveye takıldı gözleri. Kahvenin koyuluğunda başarısız geçen evlilik yıllarını düşündü yıllar sonra. Çocuğa baktı, onu sevip sevmediğini de düşündü. İçini kaplayan sıkıntıdan kurtulmak için telefonuna sarıldı, rehberden aceleyle ismini aradı, buldu ve aradı. Beş on saniye çaldıktan sonra açtı karşı taraftaki, sesi çocuğa kadar geldi. Bir baba ile oğlu ayırmaya yetecek kadar tatlı ve iç gıcıklayıcı bir sesti. İstese hak verebilirdi babasına. Babası sadece “Nerdesin? Geliyorum.” şeklinde tasarruflu iki kelime kullandı ve telefonu kapatır kapatmaz ayağa kalktı.

“Hadi evlat seni eve bırakayım annen yokken.”

Çocuk kalktı, babası hesabı öderken camdan dışarı baktı, ortalık günlük güneşlikti. Sokaktan cesur etekler giymiş güzel bacaklı kızlar geçiyordu. Az ilerideki sahilden taze bir deniz kokusu ve iskeleden çıkan vapurların yaydığı düdük sesi karışıyordu kaldırımlara. Yirmili yaşların başlarındaki zarif anneler ve şık babalar, kendileri gibi zarif ve şık bebek arabalarında dünyanın en güzel bebeğine sahip oldukları fikriyle mağazalara bakarak ilerliyorlardı. Çocuk camın arkasından izliyordu bütün bunları, içinden “Ne kadar sıradan bir şey.” diye geçirdi ve babasını beklemeden eve doğru yola koyuldu…

 

-Mustafa Ozan Seyfi-

Sizden Gelenler

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...