Soysuz

Gece Gündüz
A A

Yabancılaşma, ötekileşme, farklılaşma, uzaklaşma ve bireyselleşme… Hayat akıp gidiyor. Aynı bakış açısına belki de milyonuncu kez ulaşıyoruz ve biraz daha özet geçerek, hızlıca bir hayatı bitiriyoruz:

Çocuk doğar. Ailesi tarafından ilgi odağı olur. Eğer yaşam koşulları belirli bir refah düzeyindeyse gereğinden fazla ilgiye bile maruz kalabilir. Birkaç yıl geçer. Anne-baba işine bakar. Akrabaların ilgi seviyesinde de bir düşme olur. Bir aile bireyi çocuğa ne zaman bakar? Çocuk yaramazlık yapar ve bum. Kısa süreli de olsa bulundukları ortamdaki herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştır.

Burada bir ikiyüzlülük başlar. Kendi soyunun dikkatini çekmek için hata yapma eğilimi artan bir çocuk; belirli bir süre sonra, ilgi çekmek için kullandığı yöntemlerin etkisinin azaldığını gördüğünde ne yapacaktır? Daha fazla yaramazlık yaparak soyunun bir parçası olmak için savaşacak mıdır yoksa pes mi edecektir?

Tam aksini düşünelim. Çocukluk çağındaki bir bireyin ailesi, o çocuk sadece başarılı bir iş yaptığında onunla gururlandığını belirtsin ve çocuğu, ailenin bir üyesi olarak kalması için daha fazla başarıya imza atmak zorunda olduğuna inandırsın. Bu çocuk, hayatını başarılara adayarak soyunun bir parçası olarak kalmaya mı çalışacaktır yoksa pes mi edecektir?

Soylu olmanın savaşı, çocukluktan başlayacak; ilerleyen yıllarda daha büyük bir yük getirildiği sürece çekirdek aile bireyleri arasındaki duygusal mesafeler açılacaktır. Herhangi bir kişi, birlikte yaşadığı insanları aklında tanrılaştırabilirken aynı zamanda, onların birer lanet olduğunu da düşünebilir. Çünkü insanoğlu düşünebilir.

Dikkatleri üzerine toplama işlemini başarıyla gerçekleştiremediğini düşünen ve ergenlik dönemine geçiş yapan bir bireyi ele alalım. “Beni anlamıyorsunuz!” “Siz benim ailem değilsiniz!” ve “Beni yalnız bırakın!” haykırışlarına bulanan zihinlerin ardında, hâlâ çocukluk dönemindeki ilgiye doyamamış zihin bulunur. Yaradılışımız gereği sevmeyi bilmediğimizden ve kendi çıkarlarımız doğrultusunda ilişkiler kurmaya programlandığımızdan, gençleşen aile bireylerini artık tam anlamıyla göstererek sevemeyiz. Ve belki de gücümüz yetmez. Ve belki de adımız sapığa çıkar. 16 yaşında bir genci koltukaltından tutup havaya atabilmek, sonra tutup da yanağına bir öpücük kondurmak hem o gencin ruh sağlığına hem de atıp tutan bireyin kas sistemine zarar verir. O çocuk daha küçücükken ilgi manyağına çevrilmeseydi, bu atıp tutmalara da gerek kalmazdı tabii ki…

Bazı insanlar ise bu gençliğe geçiş dönemini o kadar sakin yaşar ki bir sorun olduğu düşünülebilinir. Ancak bu sınıflamaya dâhil olan bireyler, gerçek anlamda yeterli ilgiyi gösterebilmiş (fazlasını değil) bir aileye sahip olmanın hafifliğine erişmiştir. Bu anlatılanların büyücülükle bir ilgisi yok! Bunu siz de başarabilirsiniz!

Soylu olmanın bir savaş olmadığını anlayan her birey, soylu bir kişiliktir. Peki; bir genç, soylu olmanın savaşını verdiğini düşünüyor ve sonunda pes ediyorsa neler olur?

Psikodinamik motorların harıl harıl çalışmakta olduğu zihinler, hemen bir savunma mekanizması oluşturmaya başlıyor: “Tek başına yapamazsın genç. Git ve kendine sağlam bir çevre edin. Onların güvenini kazan ve yeni yaşam alanını inşa et!”

Yıllardır kendi ailesinin ilgisini çekmeye çalışan birey, şimdi de yaşadığı çevrede söz sahibi olabilmenin savaşını vermeye başlar. Söz sahibi olmanın en kolay şartı da topluma ayak uydurmaktan geçer. Evren, rastlantısal bir şekilde meydana geldiyse bu gencin çevresi de aynı rastlantısallıkla oluşur. Felaketlere habercilik edecek dilim: Nasıl olur da bir gencin uyuşturucu batağına düştüğünü, kendini ispatlamak adına hırsızlık yapabildiğini, önüne gelenle yatıp kalkabildiğini ve belki de günün birinde cesedi bulunduğunda, ailesinin acısını tazelemekten öteye gidemeyeceği yönünde kurgulara yöneliyor. Bu dilimi tutuyor ve daha nazik hareketlerle, gençlerin yeni akımı olan “popüler edebiyat”a yöneliyorum.

Konu olarak işlediğimiz genci tutup atma eylemini gerçekleştirmenin zorluğundan bahsetmiştim. Fakat bu genç, aklında kim bilir kimleri atıp tutuyormuş da hemen kâğıda döküyormuş bir görelim. Kendisine yasaklanan ve belki de soyunun yanında konuşmasının dahi ayıplanacağı o öyküleri kurgulayarak, belirli interaktif ortamlarda yayınlamaya başlıyor. Bunu yapan genci gören diğerleri ise onun çarpıcı zihin oyunlarına ortak olmak istiyor ve o öyküleri okuyor, paylaşıyor, geliştiriyor, eleştiriyor… Tüm bunların sonrasında ise okuduğu öykünün yaratıcısını küçümsemeye başlıyor ve kendisinin daha iyisini yapabileceğine inanarak saldırıya geçiyor. Kim daha fazla ipin ucunu kaçırırsa onun daha fazla ilgi göreceğine inanılıyor ve sapkınca bir savaş başlıyor.

Sevgili okur; popüler edebiyat, kendini yüceltirken gencecik zihinleri tüketiyor. Bu savaşta kim soyundan uzakta ise o kazanacağı için henüz on altı yaşlarındaki gençlerimiz, türlü ensest ilişkileri şiddetli sonlara bağlarken kamu personellerine dadanıyor; türlü cinayetler, ihtiras, şehvet ve akıl almaz şekilde dizilmiş sapkınlıkları, normal bir şekilde karşılanacak seviyeye indirmeye başlıyorlar. Sırf rakiplerinin kendisinden daha ahlaklı olduğunu göstermek için!

Tabii ki şiddet ve cinsellik, edebiyatın her alanında tuz-biber kardeşler gibi dolaşıyor. Biz, bu yemeği tuz ve biberden yoksun bırakalım demiyoruz ancak ortaya çıkan yemekte de tuzdan biberden başka tat alınmıyor.

Bu yemeği soysuzlar kadar soylular da pişiriyor. Bunca yemeğin arasında doğru aşçıyı bulmak zorlaşıyor.

Tuzu ve biberi gereğinden fazla olan yemeklerden uzak duralım ki yemeğin gerçek tadına varabilelim. (Amacımız edebiyat yapmaksa.)

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...