İntizam İftariye

Gece Gündüz
A A

İntizam İftariye

“Orucumu da açtığıma göre… Bir bardak su daha içeyim… Evet, nerede kalmıştık? Artık intihar edebilirim!”

Ramazan ayında bereket vardır. Huşu içerisinde, kendimize sunabileceğimiz en hoş duyguları, belirli bir intizam içerisinde aldıktan sonra, sultanı olunan diğer 11 aya bakıp intihar etme isteğimizi kabartabiliriz. Bu sebepten dolayı, huzur dolan ve insanlara iyilik yapma arzuları artan bir insanın, iyilik yapacağı insanların kişilikleriyle ilgili düşüncelere dalmaması gerekmektedir. Berkecan’ın ne dediğini işittiniz, değil mi? Çocukcağız ölmek istiyor!

19/06/2017 tarihi için İstanbul’da iftar vakti 20:47 olarak belirlenmişti. Zaten başlı başına bir intihar sebebi olan bu vakit, Berkecan’ın önemsemediği düzeyde bir sorundu. İnsanoğlu, bedenini terbiye amacıyla aç bırakabilir ve ona bir nevi “Olmaz canısı, öyle şekerli-çikolatalı şeyler yok! Adam gibi beklersin ezanı, yersin hurmanı, içersin suyunu, aşırıya kaçmadan karnını doyurur, oturursun…” demiş olurdu. Berkecan, sanki üzerine vazifeymiş gibi; bu oruç tutma işinin sadece yemek içmekle ilgili olmadığını ve insanlara karşı sabırlı olmanın gerektiğini de fark etti.

Saat 10:32’de uyanmıştı. Daha fazla uyuyarak açlığını hissetmeden günü bitirmek yerine elini yüzünü yıkamış ve mahalle arkadaşlarıyla oluşturdukları toplu görüşmeye; “Arkadaşlar, maç yapalım mı?” diye yazmıştı. Tabii ki bu mesajı hızlıca yazdığı için bazı tuşlara basamadı ve telefonu da gereksiz düzenlemeler yaparak mesajı “Arka camdayım, kaç satalım mı?” olarak iletti. Bu mesajı düzeltmeye fırsat bulamadan, arkadaşları analı bacılı küfürleri eksik etmeden bir sürü mesajlar yazdılar. Kimseye küfür etmiyorlardı ama anaların ve bacıların günahı bolmuş da şeytan taşlıyorlarmış gibi sövüyorlardı. Berkecan bu durumdan utandı, çünkü ablası ve eniştesi tüm bu yazışmaları okumuştu. Berkecan, nedendir bilinmez, grup yazışmalarını her zaman eniştesine okuturdu fakat ablası da nereden çıkmıştı öyle?

Berkecan, odasını toplamayı bitirdiğinde, gayet düzenli olan odasına şöyle bir baktı ve “İntizam iftariye.” dedi. Kelime oyunu yapmayı çok seviyordu ve odasının düzenli oluşunu iftara sunmuştu. Bütün bu güzel duygularla evdekilere geç kalmayacağı sözünü verdikten sonra evden çıktı ve saat 11:49’du. Sonraki dört beş saat boyunca da ne zaman saate baksa ya 11:52’ydi ya da 11:58.

Berkecan, sokakta kavga eden iki küçük çocuğun, cepçilik yaptıktan sonra elde edilen şeylerin paylaşılamama kavgasına giriştiklerini anlasaydı, onlara yaklaşmazdı. Çocuklara tam olarak şöyle demişti: “Yapmayın. Bu dünyada mal, mülk yalan. Toplayabileceğiniz tek gerçek değer, duygularınızdır. Sevin, sevilin, paylaşın ve güzelleşelim.” Keşke Ramazan ayında olmasaymış da böyle şeyler söylemeseymiş. Berkecan, bıçaklanmaktan zor kurtulmuştu.

12 yaşını aşmış her çocuk gibi, Berkecan da birilerine sevdalanmıştı. İlk aşkı, ölmek üzere olan alımlı bir teyzeydi ve onunla ikinci buluşmasında aralarında toprak vardı. Ne de güzel dualar okumuştu onun için. İnsan bir kere sevdi mi, durası gelmiyordu. Önüne gelene “Seni seviyorum.” diyordu, Berkecan. Saat 15:26’da, yirmi yedi dakikadır âşık olduğu kızın apartman bahçesine girmişti.

Bazı semtlerde bulunan on yedi katlı binalara yaklaşmamak gerekir. Aşiretin hepsi bir binaya toplanmış olabiliyor. Berkecan şanslıydı çünkü yan binanın bahçesine girmişti fakat en yakın arkadaşı Emrecan şanslı değildi ve çok fena bir dayak yedi. Emrecan ile Berkecan’ın aynı kızı sevmesindeki sebep ise; kızın adının Ayşecan olmasıydı. Bazı insanlar, kendi isimlerinden rahatsız olurlar, onları bir kusur gibi görürler ve aynı kusuru taşıyan bir başkasıyla tanıştıklarında ya onlarla dost ya da sevgili olurlar. Bu sebepten dolayı hiçbir destanda Berkecan ve Emrecan birbirini kıramaz, kötü söz bile söyleyemezlerdi.

Sokak hayvanlarının karnını doyurduğunda saat 17:13’tü. Kol saatine bakmaktan sıkılmıştı ama cep telefonunu da zaten evde unutmuştu Berkecan. Salak değildi ama unutkandı. Umursamadı, biraz daha hayvanları besledi ve onlara dertlerini anlattı. “Aslında, dövsem döverdim.” demişti, yağan yağmurdan saklanırken; “Ama o zaman o çocuktan ne farkım kalırdı? Ben de gidip babasının arabasını ateşe verdim. Artık farklıydık. Onda benim babamın arabasını ateşe verecek yürek yok, anladın mı, kedicik?”

Eve döndüğünde saat 19:56’ydı. Hemen telefonunu alıp eniştesinin yanına koştu ve grup konuşmasına gelen yeni iletileri okudular. Küfürleri sildiğinizde fazla da bir şey kalmıyordu ancak günümüzün arkadaşlıkları da böyleydi işte. Küfürlü sohbet rahatlattığı için küfürler edip gülüşüyordu gençler ve eğleniyorlardı. Eniştesi, Berkecan’ın telefonunu paramparça edip; “Tövbeler olsun! Artık yeter lan! Betini bereketini kaçırdınız bu dünyanın!” diye haykırmasıyla, Berkecan kendisini odasına kilitledi ve iftar vaktine kadar orada ne yaptığını ben bile bilmiyorum.

İftar vaktinde doğruca sofraya koştu. Niyet etti, niyet eyledi, Allah rızası için orucunu açtı. Aşırıya kaçmadan karnını doyurdu. Sonra sofrada yetişebildiği ne kadar bardak varsa, çorba parçacıklarının tamamen gitmediği kaşığı ile hepsine vurdu fakat çın çın sesleri çıkaramadı. Yine de herkes onu dinlemeye başlamıştı.

“Orucumu da açtığıma göre… Bir bardak su daha içeyim… Evet, nerede kalmıştık? Artık intihar edebilirim!”

Babası, çok yerinde bir hareket olarak Berkecan’a tokat attı. Çocukcağız, “Şaka yaptım, babacığım. İnsan kendi canına kıyar mı hiç?” diyebildi. Babası yaptığından utandı ve çocuğa tek koluyla sarıldı. “Oğlum,” dedi ve ekledi: “Dünyanın çivisi çıkmış, dikiş tutacak yeri kalmamış. Hiç kimsenin evladından duymak istemediği şeyi söyledin, ani tepki verdim. Beni affet, hakkını helal et.”

Berkecan hakkını helal etti ve olaysız dağıldılar.

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...