Gece Rüzgârları – Bölüm 4: Kampçı ve Ekipmanlar

Gece Gündüz
A A

Gece Rüzgârları – Bölüm 4: Kampçı ve Ekipmanlar

Bir ışık yayıldı; karanlıkta uzun ancak aydınlıkta hiç olmayan. Ateşin etrafında oturan gençleri korkutmaya çalışan adam, gözlerini gökyüzünden gençlere doğru çevirdi ve “Anlayacağınız üzere; sebepsiz hiçbir şey yoktur.” dedi. Gökyüzünde tek bir bulut bile gözükmüyordu. Gök gürültüsü de duyulmadı. Tek hissedilen, Gece Rüzgârları’ydı.

Kampçı, “Sebepsiz hiçbir şey yoktur…” diye tekrar etti, işaret parmağını ateşin etrafında toplanmış gençlere doğru gezdirirken ve “Eğer sebepsiz yere ürperdiğinizi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Üç heceliler, bazen gelirler ve insanlara zarar verenleri yok etmek için bizim algılar gibi olduğumuz ancak ne olduğunu tam olarak kestiremediğimiz bir frekansta enerji yayarlar. Soğuk terler dökebiliriz. Garip bir esinti gibi de gelebilir. Tüylerimiz diken diken olur. Bu iyiye işarettir çünkü insan olmasaydık bu enerji bedenimizi paramparça ederdi…”

“Benim sık sık tüylerim dikenleniyor. Soğuk bir esinti gibi bir şey hissediyorum. Aynısı babama da oluyor ve olunca da ‘Oy, şeytan dürttü!’ diyor.” Gençler, Kampçı’nın anlattıklarını doğrularcasına başından geçen örnekleri paylaşmaya devam ettiler; “Benim kuzenime de oldu ve ‘şeytan sıvazladı’ dedi.” “Benim halama olmuştu ve ‘İçimden geçtiler!’ dedi.” “Benim annem de hep ‘Tüylerim diken diken oldu.’ diyor ama ürpermese de diyor. Bugün mesela, buraya gelmek için yola çıkarken beni gördü, ‘Kızım, daha uzun eteğin yok mu? Yer çeker seni.’ dedi ve ben de ona ‘Yok, sana ne!’ dedim. O da bana ne derse beğenirsiniz? Tüyleri diken diken olmuşmuş. Sanırım annem bir insan değil.”

Gençlerin arasından bir tanesi söz istermiş gibi sürekli olarak elini kaldırıyordu. Kampçı, gülüşen gençlerden müsaade istedi ve sözü elini sallayan gence bıraktı; “Efendim, bir şeyi merak ediyorum. Onlar, yani Hödölöp, yani Gece Rüzgârları, sizi hiç korkutmuyorlar mı?” Kampçı, bu soruyu aldığına memnun olmuş tebessüm ederken “İnsan bildiği şeyden korkmaz.” gibi bir cümleyi ağzında geveledi ve yanında oturan eşinin elini tuttuktan sonra gencin sorusunu yanıtladı;

“İlk karşılaşmamızda korkmuştuk. Bizden on dört külçe altın istemişlerdi ve bizim için imkânsız bir durumdu bu. Gece vakti ormanda ateş yakmanın cezası on dört külçe altın olamaz, değil mi? Cezasız kalmalı da demiyorum ancak ateşi kontrol edebiliyorduk. En azından, ben olmasam da eşim kontrolü sağladı. ‘Madem ateşten rahatsızsınız, alın, söndü işte!’ diyerek yanımıza geldi, sonrasında da doğayı korumak için neler yaptığımızı ve buradaki faaliyetlerimiz için aldığımız tedbirleri anlattı. Onlar, bizim güvenilebilir insanlar olduğumuzu söyledi ve yakın bir tarihte bizden teslim alınması için emanet çantalarını bıraktılar. O gün bu gündür, onlardan korkmaz ve onlar için çalışırız… Değil mi, hayatım?” Kampçı’nın eşi de bu konuşmayı onaylayınca, soruyu soran genç ayağa kalktı; “Yani, onlar için çalıştığınızı itiraf ediyorsunuz, doğru mu?”

Kampçı, eşi ve soruyu soran genç soğuk bir esinti hissettiler. Bir ürperti sonrasında hafif terlediler. Bu esnada ateş etrafında oturmuş olan diğer gençlerin hepsi infilak etti.

“Akılları baştan alan! Bizi çıldırtmak için geldiler!” diye çığlıklar atarak ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı, soruyu soran genç. Kampçı’nın eşi de peşinden gitti.

Ve sonrasında da onlar göründü. Gurul gurul seslerle, arada bir “hölö ödöl löplö ödödö” gibi sesler çıkartarak yaklaştılar. Aralarından bir tanesi Kampçı’ya dokundu ve dedikleri anlaşılır oldu; “Sizin etrafınızda ne çok insan olmayan varmış!” “Ben sadece o soruyu soran insan değildir sanmıştım, tek insan o çıktı…” “Diğerleri konuyu dağıtmaya çalışıyordu, onun tek gerçek insan olduğu belliydi.” “Neyse ki geldik ve karmaşa çıkmadan sorunları çözümledik.” “Ne kadar da teknik konuşuyorsun, bayıldım.” “Teşekkürler. Kampçı, beklediğin gün geldi. Sana verdiğimiz emaneti almaya geliyorlar.” “On dakikaya burada olurlar.” “Emanetleri sahiplerine verin, lütfen.” “Normalde size bir daha uğramayacaktık ancak soruyu soran çocuk risk teşkil ediyor.” “Çok iyi değil mi ya, hep teknik konuşuyoruz. Kurumsallaşmalıyız.” “Eşine söyle, o çocuğu işimiz bitene kadar esir tutsun. Kimseye olan biteni anlatamasın.” “Özellikle bu hafta, bizim için çok önemli.” “Hiç bu kadar uzun konuşmazdık. Uzun süreli konuşmamızın sebebi, bu konuya verdiğimiz önemdir.” “Katılıyorum.” “Kampçı, emanetleri minibüsle gelen altı kişilik ekibimize dağıt. O çocuğu bir hafta sessiz tut ve sonrasında Kocam, size hediyesini verecek.”

Gece Rüzgârları gözden kaybolduktan yedi dakika kadar sonra bir minibüsün teker sesleri işitildi, farlarından yayılan ışıklar fark edildi. Minibüs, yavaşça ateşin olduğu yere geldi ve durdu. “Tamam ulan, ben konuşurum…” diye söylenerek ön yolcu koltuğundan inen Müfettiş, Kampçı’ya yaklaştı ve “Beyefendi, merhaba… Şey… Biz iyi insanlarız. Ruh sağlığımızda yerinde. Şeyi sormak istiyoruz…” gibi cümleleri sıralarken, Kampçı da bir el hareketiyle durmasını rica etti.

“Emanetiniz bende. Güvende. İstediğiniz zaman alabilirsiniz.” dedi Kampçı. Bu sözleri işiten ve minibüs içerisinde sabırsızca bekleyen herkes araçtan indi ve koşarak geldiler. Sadece şöför koltuğunda oturan Hırsız araçtan inmedi. Neden gelmediğini sorduklarında, “Oraya gelirsem sizden nasıl kaçabilirim?” diye sordu. Baş Komiser, sakin adımlarla minibüse gitti, şöför koltuğu tarafının kapısını açtı, Hırsız’ın ense yakasından tuttuğu gibi sürükleyerek ateşin başına sürükledi. “Avukat Hanım,” diyordu Hırsız, “Şakadan anlamayan insanlar var aramızda. Kaçacağım falan yok yani… Ben korkak mıyım ki kaçayım, değil mi?”

Avukat Hanım, şu Taze Dul’un arkadaşı olan, bu adamdan nefret ediyordu. Her fırsatta ya kendisine dokunuyor, sarılıyor ya da şiirler okuyordu. Lakabı Hırsız olan bir insanla işi olamazdı ki… Sonuca ulaşmayacak her çaba gibi, Hırsız’ın çabaları da Avukat Hanım’a yapmacık ve mide bulandırıcı geliyordu. “Evet, sen korkağın bayrak tutanısın!” diye seslendi Hırsız’a. O esnada Taze Dul da Hırsız’a sağlam bir yumruk patlattı ve “Bana bak!” dedi. Hırsız baktı. Sonra Taze Dul uzaklaştı. Hep böyle yapıyordu. Taze Dul, sorunlu bir kadındı ve nedense Deli onun etrafındayken kibarlığından geçilmiyor, sevimli sevimli etrafta dolaşıyordu. Müfettiş ve Baş Komiser’in arası ise oldukça soğuktu. Tavla oynamışlar ve yenilen kişi, tavlayı koltuk altına almayı kabul etmemişti. Kimin yenildiğini söyleyerek kimseyi rencide edecek değiliz.

Kampçı, bu çeşitli kişiliklere sahip ekibi bir müddet seyretti ve sonrasında, “Beni takip edin. Ekipmanları teslim edeceğim.” dedi ve ormana doğru yürümeye başladı. Ekip kendisini takip ediyor mu diye kontrol etmek için berisine doğru bakarken ayağı bir şeye takıldı ve yere düştü. Takıldığı şeyin eşinin cansız bedeni olduğunu fark edince aklını yitirmiş gibi çığlıklar atmaya başladı. Daha demin yanında oturan, ömrünün sonuna kadar varlığını hep kalbinde taşıyacağı kişini cansız bedeninde morluklar vardı. Uzun süren bir işkence sonrasında hayatını kaybetmiş olmalıydı. Soruyu soran genç ise ortalıklarda görünmüyordu. Boğazını yırtmaya çalışır gibi çığlıklar atıp ağlayan Kampçı bir süre sonra kendine geldi ve daha hızlı koşarak ormanda ilerledi.

Ekipmanlar yerindeydi. Sekiz kişi için tam set olarak paketlenmiş ve şarj edilmeyi bekliyorlardı. Kampçı, “Herkese birer paket!” dedi ağlamaklı haykırışıyla ve nezaketten çok uzak bir ses tonuyla “Kullanım kılavuzları var içlerinde! Ne hâliniz varsa görün! DEFOLUN GİDİN BURADAN!” Ekibin gitmesini beklemeden, kendisine hak gördüğü iki paket ekipmanı kaptığı gibi ormanın derinliklerine karıştı Kampçı. Müfettiş, herkese ekipmanlarını dağıttıktan sonra “Haydi, minibüse geri dönüyoruz!” dedi. Deli de onu taklit ederek “Hiydi, minibisi giri diniyiriz!” dedi. Bu espriye sadece Taze Dul güldü ve sonra gittiler.

“Adil olması gerekenin hayat olduğunu düşünür durur, kılımızı bile kıpırdatmadan bekleriz. Ne var ki adil olanı yaratan bizleriz; bir gülümseyişimiz, bir soluk verişimiz, bir el uzatmamız ya da gelenlere kucak açmamız, değil mi? Dirseklerimiz kanasa da sürünmeye devam edip, ‘Adalet nerede?’ diye sormanın ne anlamı var ki?” dedi Baş Komiser.

“Bu son söylediklerini, onlar mı söyledi yoksa senin düşüncelerin mi?”

–devam edecek–

Çizim: Levent ALTINKAYNAK

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...