Gece Rüzgârları – Bölüm 3: Deli ile Müfettiş

Gece Gündüz
A A

Gece Rüzgârları – Bölüm 3: Deli ile Müfettiş

Bir ışık yayıldı; karanlıkta uzun ancak aydınlıkta hiç olmayan. Ayaklarını yere sürte sürte ve asık bir suratla delilerin olduğu yere doğru ilerleyen adam, “Ne zaman bitecek bu çile?” diye sordu kendine. Gökyüzünde tek bir bulut bile gözükmüyordu. Gök gürültüsü de duyulmadı. Tek hissedilen, Gece Rüzgârları’ydı.

Artık kullanılmaz hâle gelen ve hapishane amacını yitirmiş olan bina, biraz restore edilmiş, en azından içerisinde yaşanabilecek kadar revizyon görmüş ve deli hastanesine (ruh ve sinir bozuklukları hastanesine) dönüştürülmüştü. Müfettiş, son iki haftadır işini gücünü bırakıp bu binaya geliyordu çünkü buradaki deliler (çok pardon, hastalar) bazen aynı anda çığlıklar atmaya başlıyordu. Genel İdare Birimi’ne bu olağanüstü hadise rapor edildiği günden beridir de Müfettiş hep bu binada sabahlıyordu çünkü deliler geceleri bağırmaya başlıyordu. Şimdi de olduğu gibi…

Önce odalardan gurultular gelmeye başladı. Kapalı parmaklıkların ardından bakan öfkeli hastalar, “höglö lödö döpnö mökkö öddö ödödö lölöl dö” gibi şeyler mırıldanmaya başladı. Her şey kayıt altındaydı ve Müfettiş de kendi deneyimlerine dayanarak notlar alıyordu. İlk gurultu sesleri, giriş kapısına yakın olan taraftan gelmişti. Sonraki ise çapraz odadan… Biraz sonra öfke nöbetleri başlayacaktı. Bu nöbetleri izlemekten hoşlanmıyordu Müfettiş, “Bana bak! Ben biraz hava almaya çıkacağım. Buralara göz kulak ol, odalarından kaçamasınlar.” Hazır ol konumunda bekleyen yaveri “Emredersiniz, efendim!” diyerek hazır olduğunu bildirdi. Müfettiş, usulca dışarı çıktı.

Müfettiş, yüksek duvarlardan dışarı çıkamayacağını biliyordu. Bu binanın sorumlusu oydu ve dışarı çıkış yasaktı. Bu yüzden, elinden geldiğince binadan uzaklaşmakla yetindi. Biraz sonra çığlıklar başlayacaktı. “Bu insanları sakinleştirecek ilaçları nasıl üretemiyorlar, anlamıyorum… Bir de bu insanların nasıl delirdiklerini… Öğretmenler, mühendisler, fırıncılar, benim gibi olan müfettişler, yazılımcılar, ressamlar… Hiçbir ortak nokta yok…” Müfettiş, konuşarak düşünmeye çalışıyordu ancak bilmiyordu ki bir insan konuşurken düşünemez ve düşünürken de konuşamaz.

Binadan çığlık sesleri yükseldi. Parmaklıklara vurulan sert nesnelerin sesleri işitildi. Öfke nöbeti başlamıştı.

Binanın arka tarafına doğru yürürken düşünmeye devam etti; “Bu insanları mesleklerine göre ayıramayız… Irksal bir kavram mı var? İnsanların türleri var ve onlar bizim gibi görünen başka canlılar mı? Ama hepsi de bizim gibiler… Irksal bir şey de olmamalı… Hayat şartları? Kültürel farklılıklar?” Müfettiş bunları düşünürken bir an için ürperdi. Bir esinti hissetti ancak hava güzeldi. Sonra binadan gelmekte olan çığlık seslerine dikkat kesildi. Bu gece, diğerlerine oranla çok daha şiddetli geçiyordu. İçeride delilerin olmadığını bilse, işkence kamplarına benzetebilirdi.

Bir şeylerin kırılma sesi geldi. Daha fazla çığlık; ağlayan ve hıçkırıklara bulanan çığlıklar. Ön kapı tarafından silah sesi geldi. Birkaç kişinin bağrıştığını duyuyordu. Müfettiş soğuk terler dökerken gözleri tamamen açıldı. “Onlar, kaçıyor mu?” diyebildi ve tereddütlü ama nispeten hızlı adımlarla binanın ön tarafına doğru ilerledi.

Ön kısma çıktığında, açık olan dış kapının iki yanında hareketsizce yatan güvenlik görevlilerini gördü. Onlardan başka kimse yok gibi duruyordu. Koşarak yanlarına gittiğinde ikisinin de boyunlarının kırılmış olduğunu fark etti. Arkasını dönüp binaya doğru baktığında yerde yatan ve birçok kurşunun isabet ettiği belli olan cansız bedenleri gördü. On bir, on iki, on üç ve on dört. Tam on dört firari hastayı öldürerek durdurmayı başarmışlardı; tabii bu bir başarı ise. Peki, yardımcısı neredeydi? O da mı kaçmıştı yoksa binanın içinde miydi?

Müfettiş, yardımcısını kontrol etmek için ağır adımlarla binanın içerisine girdi. Giriş kısmında paramparça olmuş birkaç beden vardı. O kadar ufak ve belirsiz parçalara ayrılmıştı ki kaç kişinin bedeninden bu kadar parça çıkabileceğini tahmin edemiyordu. Sanki bu insanlar kendiliğinden patlamış gibiydiler. Müfettiş, dikkatlice ilerleyerek panik odasına ulaştı. Şükürler olsun ki kilitliydi. Yani, yaveri içeride olmalıydı. Kilidi açan Müfettiş kapıyı hafifçe araladıktan sonra “Sakin ol, her şey yolunda…” diyerek içeri seslendi. Kapıyı daha yavaş hareketlerle tam olarak açtığında ise odanın içerisine dağılmış olan bedeni fark etti. Yaveri de patlatmışlardı.

Müfettiş, panik odasından çıktıktan sonra hastaların odalarının bulunduğu koridora doğru ilerledi. Kamerasını alıp olan biteni izlemek istiyordu. Koridorda cenin pozisyonunda yatmakta ve titremekte olan adamı fark edince duraksadı. “Hey!” dedi, “Neden orada yatıyorsun?” Müfettiş, sorduğu bu sorunun anlamsızlığını düşünürken, Deli yavaşça ayağa kalktı ve “Özür dilerim. Artık burada yatmıyorum.” dedi.

Müfettiş olan bitene anlam veremezken Deli’ye el salladı ve “Kameram nerede?” diye sordu. “Kameranızı aldılar. Ama onlar almadı. Kaçanlar aldı. Kaçanlar sizin kameranızı aldılar…” Deli bu cümleleri boşluğa bakarak ve sallanarak söylemişti. Aklı başında gözükmüyordu. Sonra Müfettiş’e döndü ve “Siz hiç korkmuyor musunuz, efendim?” diye sordu.

                Bir düşünelim; eski bir hapishanede bulunan deliler öfke nöbeti geçiriyor, güvenlik görevlilerinin boyunlarını kıranlar kaçmış durumda, bu kaçanlar aynı zamanda kamerayı çalarak kanıtları da yok etmiş durumda, kapının önünde kurşuna dizilmiş on dört ceset var, bir şekilde patlatılmış insanlar… Koyar mı bunlar sana be, Müfettiş? Gram korktun mu? Doğruyu söyle.

“En az senin kadar korkuyorum, Deli.” diyerek yanıtladı bu soruyu Müfettiş. Deli’nin gözleri dolmuştu ve ağlamak üzereydi. Yavaşça Müfettiş’e yaklaşırken guruldamaya başladı. Arada bir “hödöy göllf öhöd öd” gibi şeyler mırıldanıyordu. Bir anda göz bebekleri büyüdü ve aynı hızla da daraldı. Artık gözleri turuncu bir parlaklık yayıyordu. Müfettiş henüz neler olduğunu anlayamadan Deli, onun elini tuttu ve Gece Rüzgârları, Müfettiş’e görünür oldu.

“Bu adam tam istediğimiz gibi!” “Hiçbir şeyden korkmuyor! Ekibimizin lideri o olmalı!” “Sana iş teklif ediyoruz, Müfettiş.” “Ekibimizi sen yöneteceksin!” “Kocam bu işe sevinecek ve seni ödüllendirecek!” “Eğer verdiğimiz görevleri yerine getirmezsen sana sekiz adet soğuk ve sekiz adet sıcak şiş saplarız. Sonsuza dek acılar içerisinde varlığını sürdürürsün!” “Şu listeyi al. Ekibi topla ve ilk üç maddeyi en kısa sürede tamamlayın.” “Bu deliye güvenmek zorundasın. Ne yaparsa yapsın, onu yanından ayırma!” “Bakma öyle şaşkın şaşkın! Haydi, işe başlayın!”

Deli, Müfettiş’in elini bırakınca Gece Rüzgârları gözden kayboldu. Müfettiş elindeki listeyi inceledi. İlk üç madde kolay gibi duruyordu: 1. Ekipmanlarınızı alın. 2. Ekipmanlarınızı şarj edin. 3. Ekipmanlarınızı takın, aktif hâle getirin ve işiniz tamamlanana kadar asla çıkarmayın.

“Fikir denizindeki dalgalardan korkanlar hep dibe dalar. Daha sakin gelir oraları ve bu denizin dibinde, nefes bile alamadan ömür tüketenler kendilerine ‘normal’ der. Biz dalgalarla boğuştuğumuz için, sırf nefes almaya çalıştığımız için, bizi aşağı çekmek ve kendilerine benzetmek isterler. Bu bir cesaret işi demiyorum, bu bir istek işi. Sırf istekliyiz diye deli olan biziz, olan biten bu. Ancak aklımızdakileri çizsek ressam, dizelesek şair, uzun uzadıya yazsak yazar, şarkılarla dile getirsek ozan ve sadece ritimlerle ifade etsek müzisyen olmuyor muyuz? Kim deli, kim akıllı; belli değil.” dedi Deli.

“Bu son söylediklerini, onlar mı söyledi yoksa senin düşüncelerin mi?”

–devam edecek–

Çizim: Levent ALTINKAYNAK

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...