Gece Rüzgârları – Bölüm 2: Taze Dul ile Avukat

Gece Gündüz
A A

Gece Rüzgârları – Bölüm 2: Taze Dul ile Avukat

Bir ışık yayıldı; karanlıkta uzun ancak aydınlıkta hiç olmayan. Tekrar tekrar aynı numarayı arayan ve “Sistemde kayıtlı böyle bir numara bulunmamaktadır.” uyarısını dinleyen kadın, tüm çaresizliği içerisinde ağlayarak attığı adımlarını hızlandırdı. Gökyüzünde tek bir bulut bile gözükmüyordu. Gök gürültüsü de duyulmadı. Tek hissedilen, Gece Rüzgârları’ydı.

Neye çarpıp da yere yığıldığını görebilmek için gözyaşlarını sildi kadın. Tahmin ettiği gibi çarptığı şey, hiçbir şeydi. Bu durumu benzettiği ilk şey, altı yıllık eşinden gelen “Bitti. Eve gelmiyorum.” mesajından sonra kullandığı telefon numarasının kayıtlardan silinmesi oldu. İnsanoğlu, kendi yapısı gereği olmasa bile yetiştirilme şartları dolayısıyla, lanet bir çıkarcılık mekanizmasıydı; daha fazlası değil. Henüz işten kovulduğu bir hafta olmamışken şimdi bir de kocası terk etmişti onu. İğreniyordu herkesten ve her şeyden. Soğuk terleri süzülürken, o garip esintiyi hissetti.

Bir yandan ayağa kalkmaya çalışırken diğer yandan da gözlerini siliyordu kadın. Sonra onları fark etti. Sağında, solunda, önünde, arkasında, çaprazında ve belki de üstündeydiler. Garip bir guruldama eşliğinde konuşuyorlardı; “Hödödölöb brögh lödö öddö lölö”

O esnada, aralarından bir tanesi kadının çıplak eline temas etti. Kadın, kendini savunmak için geliştirdiği ya da içgüdüsel olarak yapacağı ilk şeyi yaptı; çığlık attı: “BİR DAHA O İĞRENÇ ELİNİ BANA SÜRTERSEN, SENİ KOCAMA ŞİKÂYET EDERİM!”

“Kocam’a mı?” “Kocam’ı nereden tanıyor?” “Sağlam kayaya çarptık, oğlum! Hanımefendi, lütfen bizi affedin…” “Amacımız size zarar vermek değildi…” “Dilerseniz şu iki külçe altını size verelim ve bu konu burada kapansın.” “Yani, eğer siz uygun görürseniz. Rüşvet falan değil, sadece içimizden geldi…”

Gece Rüzgârları, Taze Dul’un karşısında utanç ve korkuyla kıvranıyordu. Kadın, bu fırsatı değerlendirebilmek için onlara “Ne zamandan beridir benim gibilerini iki külçe altına korkutuyorsunuz. Dört külçe altın isterim yoksa hemen kocama söylerim sizi!” dedi. Yapmış olduğu bu blöf tuttu. Dört külçe altın Taze Dul’un ayakucuna bırakıldı ve Gece Rüzgârları hızla oradan uzaklaştı.

Taze Dul, yerden bulduğu poşetlerle dört külçe altını güzelce sardı/sarmaladı/poşetledi/gizledi ve iç içe geçirdiği çöp poşetlerinin içine istiflediği gibi altınları omuzladı. Çok ağırlardı. Taşımak zordu ama on beş dakika kadar bu şekilde eve doğru yürümeliydi.

Dengesini kaybetmeye yakın adımlar atarak ilerlerken bir anda durdu. Karşısında iki adet dev cüsseli, takım elbiseli, silahlı ve tehditkâr bakışlı insan görünce kim durmaz ki? “Bayan, o poşette ne taşıyorsunuz?” diye sordu adamlardan biri. Diğeri elini beline götürüyordu. “Bir hediye…” diyebildi Taze Dul, omuzladığı poşeti yere bırakırken. O esnada, takım elbiseli adamlar kusacakmış gibi sesler çıkarmaya başladı. Yüzleri morarıyordu. Nefes alamadıkları yüz kaslarından belli oluyordu. Yere yığılan bedenler gurulduyor, kıvranıyor ve nefesleri çıktıkça çığlık atmaya çalışıyordu. Bu iki adam aniden infilak etti. Patlamanın etkisiyle etrafa saçılan organlarının bir kısmı Taze Dul’un üstüne denk geldi ve hatta çığlık atarken ağzına bile girdiği söylenebilir. Taze Dul aklını yitirmek üzereydi.

***

“Ne biçim bir kâbustu o öyle…” Taze Dul, gözlerini ovalayarak hem gözyaşlarını tamamen silmeye çalışıyordu hem de dün gece gördüğü kâbustan kurtulmaya… “Bu boşanma işleri psikoloji falan bırakmadı bende…” diye kendi kendine konuştu, saatine baktı, geç uyanmıştı! Avukat arkadaşı dakikalar içerisinde gelebilirdi ve hâlâ atıştırmalık bir şeyler hazırlamamış, çayı bile demlememişti. Yataktan uçarcasına çıktı ve o yataktan fırlarken peşi sıra düşen kemiği fark etmedi.

Hemen çay suyunu koydu, koşarak salona geçti, yere saçılmış poşetleri toplayıp çöpe attı, bu kadar poşet nereden gelmişti, bilmiyordu, her neyse buzdolabından atıştırmalık bir şeyler çıkardı, taze ekmekleri de dış kapıdan aldı ve olanca hızıyla mutfağa geçti. Hazırlık tamamdı. Ah! Pijamayla misafir ağırlanmaz! Derhal yatak odasına koştu ve daha demin yere düşen kemik ayağına batınca hızla kendini yatağa attı, canı inanılmaz derecede acımıştı. Dolabının boy aynasından kendisine bakınca tüyleri diken diken oldu. Yüzü dâhil her yerinde kan ve pıhtıların oluşturduğu iğrenç bir görüntü vardı. “İğrenç…” diyebildi, istifra etmeden önce.

Kapı çaldı. O kapı zaten hep de zamanında çalar.

Taze Dul, ne yapacağını bilemez hâlde etrafına bakınırken omzuna ağzını siliyordu. Yaptığı şeyi fark edince gülmeye başladı, “Böyle temizlenemem ki…” diye düşündü, daha yüksek sesle kahkahalar atmaya başladı. Kapı tekrar çaldı. Ayağa kalktı ve kapıyı açmaya doğru gitti.

Kapıyı açtığında, avukat arkadaşının tebessüm eden yüzü ışık hızıyla değişti ve o da olduğu yere istifra etti. “Haydi, gel. Bir şeyler yiyelim!” diyerek gülmeye devam etti Taze Dul.

Avukat, tek hamleyle evden içeri girdi ve Taze Dul’un yanaklarından sıkıca tutup yüzünü kendisine çevirdi: “Lütfen, o şerefsizi öldürdüğünü söyleme!” diye kısık bir çığlık attı. Taze Dul, Avukat’ın elinden tek hamleyle kurtuldu ve kapıyı kapattı. “Yok be, niye kocamı öldüreyim?” dedi Taze Dul, haklıydı da, teknik olarak o adam hâlâ onun kocasıydı, Avukat işi becerir de güzel bir pay alarak boşanırsa “eski kocam” diyebilecekti…

O esnada Avukat, salonda üst üste istiflenmiş olan dört külçe altını görünce, işlerin tahmin ettiğinden daha karışık olduğunu anladı, “Ne yapt..” cümlesini tamamlayamadan göz bebekleri yok olmuş ve turuncuya dönen gözleriyle kendisine elini uzatan Taze Dul’dan kaçmak için yeltendi. Başaramadı. Taze Dul, Avukat’ın elini tutunca üç heceliler göründü; “Bu kadın kafayı yemiş!” “Şuna bak ya! Zayıf noktamızı bulduğu gibi bizi soydu!” “Dört külçe altını bizden alıp nereye kaçacağını düşünmüş ki?” “Bak, Avukat! Senin bu yelloz arkadaşın bizi aldatmaya çalıştı! Bunun cezası çok büyüktür. NEREDEN BAKSAN SEKİZ KÜLÇE ALTIN EDER!” “Bağırma kulağımın dibinde!” “Sus da şu kadınlara biraz gözdağı vereyim.” “Zahmet etme sen…”

Gece Rüzgârları’ndan bir tanesi, mavi ışık gibi bir çubuk çıkardı ve Taze Dul’a sapladı. Taze Dul, boğazları yırtılacak kadar çığlıklar attı. Gece Rüzgârları’ndan bir diğeri de kırmızı ışık gibi bir çubuk getirdi. Taze Dul’un ağzından köpükler çıkıyordu, kadıncağız yerde kıvranıyordu. “Bu kırmızı çubuğu da saplarsak sonsuza dek yaşar ve hep bu acıları çekersiniz!” “Biz ne dersek onu yapacaksınız!” “Başka sorusu olan?”

Avukat, Taze Dul’un elini bırakınca ne Gece Rüzgârları etrafta gözükür oldu ne de Taze Dul’un acısı devam etti.

“Hatalarını saklamak için koşturacağına insan, hayatını yaşamak için yürüse daha kârlı bir yaşam sürmez mi? Kendi zihin zindanlarında işkencelerini körükleyene kadar, birkaç çiçek koklasa, birkaç hayvanla oynasa, mutluluğunu paylaşsa… Cennete dönmez mi, şu gri betonların ortasına sıkışmış kısacık hayatlar?” dedi Taze Dul.

“Bu son söylediklerini, onlar mı söyledi yoksa senin düşüncelerin mi?”

–devam edecek–

Çizim: Levent ALTINKAYNAK

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...