FELSEFEYE GİRİŞMEK – Bölüm 5: SOKRATES

Gece Gündüz
A A

felsefeye-girişmek

…Geceyi güzel bir uykuyla geçirirken belimde hissettiğim o sivri nesneyle uykuma son verdim. Yok efendim neymiş, en güzel binanın önüne ben yatmışım, her gece bu binanın önünde o uyurmuş, bilmem ne… Şarapçı herif elinde tuttuğu bıçağı resmen bana saplamaya niyetli bir şekilde tehditlerini savunurken, her centilmen insanın yapacağı gibi “lazarus refleksi ” veriyorsam kusuruma bakma, bir an için öldüm sandım, azizim. Gel, gel de yat. İstediğin başka bir şey varsa da söyle yapayım” diyerek dikkatini dağıttım ve ayakta bile güçlükle duran bu adamı on dakika boyunca dövdüm.

Şiddet yanlısı birisi olmadığımı düşünürdüm ancak lazarus refleksini bilmeyen birisini de dövmemek büyük bir sabır işi. Her sene o kadar kurban kesiyoruz, beyin ölümü gerçekleşmiş o kurbanların hareket ettiğini hiç mi görmedin, pis şarapçı!

Neyse, erkenden uyanmış olmayı hemen avantaja çevirerek yürümeye başladım. Navigasyon bana “sağa sapın” dedikçe sağa saptım. Sonunda kasaba gibi bir yere yaklaştığımı anladım ve gördüğüm ilk bakkaldan alışveriş yaparak kahvaltılıkları poşetime doldurdum.

Sokrates’in bahçesine yaklaştığımda onun bir cinayet işlediğini sandım fakat bir taşı yontmakla meşgul olduğunu anladım. Taş yontan bir adamın neden benim mendilimi çaldığını anlayamadığım için ona saldırmak yerine “hey, Sokrates! Karnın acıkmıştır. Kahvaltı yapalım mı” diye haykırdım. Sokrates bahçesinde bulunan ahşap masayı işaret edince, doğal olarak, ben de oraya yöneldim ve almış olduğum ürünleri masaya dizdim.

Sokrates yiyeceklere bakmak yerine masanın köşesine bıraktığım navigasyona odaklandı. “Onu Platon verdi” dedim, “bana yardımcı olabileceğini söyledi”. Sokrates bakmaya devam ediyordu. Ağzından tek bir kelime çıkmadığı gibi en ufak bir mimik de yoktu suratında. Sonunda sinirlerime hakim olamayarak “al ulan, al! Senin olsun! Ne navigasyonmuş be arkadaş” diye çıkıştım. Sokrates’te yine de en ufak bir hareket yoktu.

Ben bir yandan kahvaltıma başlamışken bir yandan da bu heykel gibi dikilen adama bakıyordum. Belirli bir süre geçtikten sonra “hoş geldin. Seni burada görmek ne hoş” dedi. “Hoş buldum, hoş da” diye bir iç çektim “benim karnım doydu. Şimdi seninle birlikte bir daha mı yiyeceğim” diye sordum. Bu ciddi soruma karşı oldukça içten gülümseyerek, “nasıl yardımcı olabilirim” dedi.

Bu soru karşısında aklımdan geçen ilk şey bitmeyen şarap şişesi oldu. Sokrates’in yeterince içtikten sonra bana en doğru bilgileri vereceğinden emin bir vaziyette “bak sana ne getirdim” diyerek Dionysos’tan aldığım şişeyi verdim. “Bu boş şişeyi ne yapmamı istiyorsun” dediği anda başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sokrates bitmeyen şişeyi bozmuştu ve şişenin hiçbir yerinde “fabrika ayarlarına dönün” butonu bulunmuyordu.

“İşte” diyerek haykırdım, “ben de bu şişe kadar boşum! Ben halay başı olmak ve mendilimi sallamak isterken, bu şişe gibi boş bir zihne sahibim. Bana yardım et”

Sokrates verdiğim bu tepkiyi beğenmiş olacak ki “şişe boş fakat ne ile doluydu onu da bilmek gerek. Senin de dediğin gibi, şişe boş olunca işini yapmıyor. Zehir taşısaydı ve sevdiklerinin önünde ağzı açık bir şekilde dursaydı, daha mı iyiydi”

Sokrates ile sohbetimiz bu şekilde başlamış oldu. Gayet içten konuştuğu için ben de ona tüm yaşadıklarımı anlattım. Hatta o kadar koyu bir muhabbete daldık ki, tanrıların varlığından şüphe ettiğini, içerisinde bir yerlerde bir ses dolaştığından bile bahsetti. Bu köyde 12 tanrıya inanmayanlara neler yapıldığını bildiğim için, dehşet içerisinde dinledim bu adamı.

Beni sürekli soru-cevap konuşmalarına yönlendirerek mantık pratiği yaptıran bu adam, diyalogun nasıl faydalı bir şekilde kullanılacağını anlatmaya çalıştı. Sonraki aşama biraz daha zorlu idi. Aristoteles’in kağıttan okuduğu bilgilerin hepsi bu adama aitti. Retorik, kendini ifade etmek için vazgeçilmez olmalıydı. Bana tekrar tekrar “kendini bil” diyip duruyordu. Cümleleri başta şimşek gibiydi fakat artık yıldırım olup anlımın tam ortasına çatmıştı.

“Dur” dedim, “şişe doldu. Bu kadar bilgiyi bir anda insanlara vermekten utanmıyor musun? Canım yanıyor”

Sevgili okur, Sokrates düşüncelerini hiç not almamış ve yazılı bir eser bırakmamıştır. Fakat, onun öğrencileri, kendi kavrayış açılarını da sunarak, nice eserler sunmuştur. Sokrates’in Savunması’nı tavsiye etmenin yanı sıra, bu adamın hayatının romanlaştığı ve Miroslova Tomanova ile Josef Toman tarafından sunulan “Sokrates: Tanrıdan İnsana, Karanlıktan Aydınlığa” isimli çalışmalarını da şiddetle tavsiye ediyorum. Şiddet dediğim şu esnada, bahçe kapısından içeri dalan öfkeli kalabalığa odaklanış hâldeyim.

Bu kalabalık insan grubu, ölü bir insanı el üstünde taşıyorlardı ve öfkeyle “katil, katil, katil” diye bağırıyorlardı. En önde duran adam beni işaret ederek -arkamı kontrol ettim, kimse yoktu- “işte bu katil öldürdü liderimizi” diyerek çıkıştı. “Durun” diye haykırdım ve ekledim “biz burada sohbet ederken, o adamı nasıl öldürecekmişim”

Kalabalığın ettiği küfürleri ayıklarsak her şey ortaya çıkıyordu. Beni bıçakla tehdit ederek uyandıran şarapçının arkadaşlarıydı bunlar. İşte tam da bu sırada, cahillerle bir daha tartışmamam gerektiğini anladım. Bir cahilin fikrini öldürürsen, binlercesi karşına dikiliyor.

Sokrates, bu deliye dönmüş kalabalığa doğru haykırdı “bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” Öfkeli kalabalık yatışmışa benziyordu fakat aralarından bir tanesi ortamı gerginleştirecek şekilde “sana bir şey diyen yok, Sokrates. Senin şu yeni öğrencin, dün gece bu adamı lazarus refleksini bilmiyor diye öldürmüş. Yakışır mı filozofa, bir terimi bilmeyeni felsefeden soğutmak” dedi.

Soğuk terler boşalttım, titredim, bu iftiralara karşı bir savunma yapmam gerektiğini düşündüm ve başım döndü. Beni bıçağıyla dürterek uyandıran bu cahil şarapçıyı dövmeyip de çiçek mi verseydim? Tamamen hakarete uğradığımı hissettiğim o esnada, o çenesini kapatmayan varlığa sağlam bir tekme atmak için koşmaya başlayacaktım ki Sokrates omzumdan tuttu; “kendini bil. Tekrar ediyorum; bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir”

Bu iki öneriye karşı bir alerji oluşmaya başladı bende. Kendini bilmek, haddini bilmek anlamında kullanılmıyordu. “O ‘şey’ benim” diyordu Sokrates. Ancak benim “şey”im hâlâ bu cahillere saldırmamı söylüyordu. Ve evet, hiçbir şey bilmiyoruz. Bilgi her yerde! Biz zamanı gelince algılıyoruz. O hâlde, ne önemi kaldı bu fikir halayının? Ben mendilimi bulsam ne, bulmasam ne?

Sokrates’in tamamlanmamış heykellerinden bir tanesini kaptığım gibi bu çılgın kalabalığa doğru fırlattım. Sokrates’e işaret parmağımı kaldırarak sallarken “seninle işim bitmedi” dedim ve bahçenin arkasında bulunan fıçının içine atladım. Fıçı bu etkiyle yan devrildi ve yokuş aşağı yuvarlanmaya başladı.

“Ben bu kadar yokuş çıktığımı hatırlamıyorum” dediğim esnada bir insana çarparak duraksadım. Eğer insan olmasaydı, fıçı çarpınca “bacağım” diye haykırmazdı zaten…

 

-devam edecek-

Çizim: Umut NADERİ

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...