FELSEFEYE GİRİŞMEK – Bölüm 3: PLATON

Gece Gündüz
A A

felsefeye-girişmek

…Amfi tiyatroya yaklaşırken, hararetli kalabalıktan birkaç kişi beni fark edene kadar elimi kolumu sallayarak ve “lara lay lara la lay, koyduk mu” diyerek yoluma devam ediyordum. Elimde Platon’un kağıtlarını tutuyordum ve bu kağıtları mendilimi çaldığını kanıtlamak üzere halka gösterecektim. Fakat bir şeyler ters gitmiş olmalı ki kalabalığın arasından bir kişi sağ kolumdan tutarak yüksek sesle bağırdı “hırsızı buldum! İşte burada”

“Hani lan, nerede” diye sorup etrafıma bakınırken mideme sert bir tekme yedim. Elimdeki notları bırakmaya hiç niyetim yoktu. Bu insanların benim kendi mendilimi çaldığımı düşünmesi çok aptalcaydı ve bu sebepten ötürü bana tekme atan kişinin suratına tükürdükten sonra “sen mi çaldın mendilimi” diye haykırdım. Bu hareketim etrafımda bulunan kalabalığı oldukça kızdırdı ve bana doğru koşmaya başladılar.

Platon’un notlarını katlayarak cebime sıkıştırdıktan sonra biraz uzaktaki bisikleti yerden kaptığım gibi kaçamadım. Direğe zincirlemiş şerefsizler! Kalabalık arasından bir kişi “şimdi de oğlumun bisikletini çalmaya çalışıyor” diye haykırdı. Ben de bu münasebetsiz herife “kaçmaya çalışıyorum, görmüyor musun” diye, oldukça sert bir ses tonuyla, karşılık verdim.

Bana ilk yaklaşan kişi seksen yaşlarında bir teyze idi. “Teyze, sen karışma” derken elimi ileri doğru uzattım ve neredeyse teyzenin gözünü çıkaracaktım. Korkuyla elimi gerisin geri çekerken, kadının eşarbına takılan elim yüzünden, kadın yere kapaklandı. “Teyze! Gitsene başımdan” diye haykırarak koşarken, iri yarı, kas yığını ve dazlak olan adam beni yakaladı.

Sanırım, Platon bu kişiyi uyardığı için, bana hiçbir şekilde şiddet uygulamadı fakat ben böyle kolay teslim olacaklardan değilim. Hemen bağırmaya başladım “canımı acıtıyorsun hayvan herif! Hangi devirde yaşıyoruz! Bacağımı mı kırmak istiyorsun? Kır ulan, kır! Seni avukatım terbiye edecek”

Bütün bu kışkırtmalarıma karşı, bu iri yarı adam, bana en ufak bir hasar vermeden sahneye kadar taşıdı. Beni yere bıraktıktan sonra ise hiçbir şey söylemeden gidip kalabalığın arasına karıştı. Sahnede bir tek ben ve Platon kalmıştık. Bu mendil hırsızına saldırırsam, bu kalabalığın da bana saldıracağından emin olduktan sonra “ne var? Canımı mı alacaksın” diye haykırdım.

Bu arada, yoğun duygu değişimlerime rağmen, Platon’un ayağına baktığımda yanlış yolda olduğumu kolaylıkla anlayabilmiştim. Ayaklarında terlik vardı ve hiçbir yerinde çamur izi yoktu. Mendili de gayet temiz ve kuru gözüküyordu. Platon benim mendilimi çalmış olamazdı.

Platon, “notlarımı bana geri ver. Ben o notlar ile önemli insanların diyaloglarını sunuyorum. İnsanlarımız aydınlanıyor ve ideal devletin zeminini hazırlıyorlar” dedi. “Senin notlarını ben çalmadım” dedim, notları cebimden çıkarırken, ve devam ettim “sanırım senin notlarını çalan kişi, benim de mendilimi çaldı”

İşte, uzun bir zamandır hiç kimsenin açıklığa kavuşturamadığı “Mendilli Olayı” böyle gerçekleşmişti. Benim mendilimi ve Platon’un notlarını çalan kişinin amacı, beni ve Platon’u düşmanca yüzleştirmekti.

“Merak etme” dedim Platon’a, “senden şüphelendiğim için seni suçlamıyorum”

Platon bu erdem dolu sözlerim karşısında duygulandı, gözleri doldu ve kendi kafasına vurmaya başladı. Çok yorulmasın diye biraz da ben vurdum. Hâli hazırda, mendilim hâlâ ortalarda yoktu ve içimdeki sıkıntıyı başkalarına sataşarak azaltmalıydım.

Her neyse, beni sahnenin bir köşesinde oturttuktan sonra, kendisine teslim ettiğim not kağıtlarını bu uysal kalabalığa okumaya başladı. Bu notlarda Sokrates ve Glaucon’un tartışmaları birebir not alınmış ve halk olarak karşımızda dikilen kalabalığa okunuyordu.

“Benzetme sanatı, benzetilen şeyin esas doğasına ilişkin gerçek bir bilgiye, panzehir gibi bir gerçek bilgiye sahip olmayan tüm dinleyicilerin zihinleri için bir yozlaştırıcı gibidir” Platon okumaya devam ediyordu ve çok tanrılı inanışa sahip bir halkın nasıl yönetilmesi gerektiği ya da bu insanların nasıl ideal bir ortamda yaşayabilecekleri hakkındaki görüşlerini de sunmuş oluyordu.

Sevgili okuyucu, Platon bu konuşmaları yazılı olarak kayıt altına almış ve on adet kitap olarak sunmuştur. Bu on kitabı bir bütün haline getirerek “Devlet” adı altında günümüzde de yayınlamaktalar. Şayet, yönetim biçimleri, yöneten kişinin irade ve hareketleri, kentin ideal modeli, diyalog sanatı, retorik ve benzeri hususlara merak sardıysanız, Platon’dan Devlet sizler için gayet yeterli bir eser olacaktır.

Her neyse, apolitik olan zihnimin, Platon’un anlattığı konuşmalar üzerine politikleşmeye başladığını hissedince hemen ayağa kalktım. Karşımızda duran kalabalık, ben ayağa kalkınca, beni deliler gibi alkışlamaya başladılar. Nasıl büyük bir coşku, nasıl büyük bir sevinç anlatamam. “Sonunda duruldun” dedi Platon ve ekledi “ben konuşmamı bitireli nereden baksan on iki kum saati geçti. Neler düşündün bu zaman zarfında, anlat bizlere”

“Şimdi ‘şöyle’ desem ‘böyle’ anlaşılacak, ‘öyle’ desem ‘şöyle’ anlaşılacak… En iyisi ben iyice hazırlanayım da sonra anlatayım neler düşündüğümü” dedim. Karşımdaki halk kendinden geçmiş gibiydi. Nasıl tezahüratlar, nasıl sevgi dolu sloganlar… Ben de sonunda kendimden geçtim ve “yürüyün be! Kim tutar sizi” diye haykırdım.

Gerçekten de yürüdüler. On dakika geçmeden koca kalabalıktan eser kalmamıştı. “Evet, mendilli… Sen nereye gidiyorsun” diye sordu Platon. Ona mendili bulmam gerektiğini ve sahilde halay çeken fikirlerin halay başı olma arzumu anlattım. Benim mendilimi çalan kişinin şarapçı ve ayakları çıplak olduğunu, son zamanlarda yakınlarında böyle bir adam görüp görmediğini sordum.

Sorduğum bu soruların yanıtları tahmin ettiğimden çok daha faydalıydılar. Cumartesi günü sahilde halay çekmek için büyük bir filozof ekibinin toplanacağını ve orada mendilimi bulabileceğimi öğrendim.

“Seni daha evvelden görmüş gibiyim” dedi Platon, “daha önceden felsefe ile uğraştın mı”

Ona, bir ara fikir halayına katıldığımı ancak zihnimi yakan o sıcaklıktan kaçarak sevdiceğimle mutlu bir hayata sahip olmayı denediğimi anlattım. Derdimi dinledikten sonra sahnenin kenarına yığılmış parşömenlerin altından bir navigasyon cihazı çıkartarak Sokrates’in adresini tanımladı ve “bence akıl hocamla bir görüşmelisin. Felsefe sığınılacak bir şey değil ve fikir halayında da nerede bulunduğunun pek bir önemi yok… Sokrates bu durumu sana izah edecektir”

Platon’a uygun bir şekilde teşekkür ederek – hafif sırıttım ve mahcup gözlerimi onun gözlerine dikerek “tişikkir idirim” dedim- navigasyon cihazını aldım ve yola koyuldum. Ancak aklımda tilkiler dolanmaya başlamıştı. Belki de kendisi halay başı olamadığı için fikir halayını küçümsüyordu. Belki de mendilimi Platon’un adamları çalmış ve onun akıl hocası olan Sokrates’e teslim etmişlerdi.

Etrafımda birçok düşmanım olduğunu iyice anlamış bir vaziyette ilerlemeye başladım. Güneş’in batması sebebiyle uyuyacak bir yer aramaya başladım. O esnada arkamdan birisi kısık sesle bana sesleniyordu “bekle. Beklesene be adam! Dikkatli ol, geceleri yolculuğa çıkılmaz”

Evet, bu homurdanan adam Homeros idi ve beni inanılmaz derecede tehlikeli bir yolculuğa davet etmişti. “Eğer Themis’in terazisini çalabilirsek hem senin mendilini bulacağız hem de benim destanlarımı yazdıran sihirli kalemimi”

Ben bir hırsızın peşine düşmüşken böyle bir hırsızlığı kabul etmemi mi bekliyorsunuz? Ama beklemelisiniz. Madem o terazi Themis adında bir tanrının, neden bir antikacıda duruyordu? O terazi sayesinde, net bir şekilde hırsızımızı bulabilecektik…

 

-devam edecek-

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...