FELSEFEYE GİRİŞMEK – Bölüm 6: DIOGENES

Gece Gündüz
A A

felsefeye-girişmek

…Bu çarpışmayla birlikte fıçı aniden durduğu için canım oldukça acıdı. İç organlarımın dışarı fışkırdığını ve etrafımın kan gölüne döndüğünü sandım fakat yanılmıştım. Hemen fıçıdan dışarı çıkarak vücudumu kontrol ettim ve kolumdaki çiziği fark edince çarptığım adama lanetler okumaya başladım; “yavaşça durduramaz mıydın beni? Ölmemi mi istiyorsun”

İçinde bulunduğum fıçı büyük bir hızla ilerlerken Sinoplu Diogenes’e çarparak durmuştu. Zavallı adam, eski püskü elbisesiyle dolaşırken kendine çarpan fıçının etkisiyle bacağı kırılarak yere yığılmıştı. Durumu iyice idrak ettikten sonra fıçıyı ve Diogenes’i bu toprak yolun kenarına kadar taşıdım. “Kusura bakma Sinoplu, beni öldüreceksin sandım, ondan lanet okudum” diyerek gönlünü almaya çalışıyordum fakat adamın ağlama sebebinin benim okuduğum lanetler değil de bacağının acıması olduğunu ifade etmesi, vicdanımı rahatlatmaya yetti ve adama dil dökmeyi bıraktım.

Ne yapacağımı bilmez hâlde volta atarken yerde bir poşet buldum. İçerisinde bir şişe vardı ve üzerinde de ağrı kesici yazıyordu. Sinoplu’ya bu şişeyi verdiğim gibi tek nefeste dikti kafasına. Çok geçmeden kendine geldi ve bana “sen de kimsin” diye sorabildi.

Şarapçıların peşimden gelip gelmediğinden emin olamadığım için öykümü hızla Sinoplu’ya anlattım. Mendilimin yüksek ihtimalle Sokrates’te olduğunu ve bana bu mendili vermemek için kafamı nasıl karıştırdığını da kelime kelime açıkladım. Ben bütün hikayemi döktükten sonra ise “merak etme, çocuk. Sokrates senin mendilini çalacak bir adam değil. Sen mendilini başka yerde aramalısın” diyerek beni teselli etti ve kinik felsefesi hakkında konuşmaya başladı.

O esnada sohbetimize kısa bir ara vermek zorunda kaldık çünkü büyük bir atlı ordusu bize doğru yaklaşıyordu. Hemen çalılıkların arkasına gizlenerek olan biteni dinlemeye ve izlemeye başladım.

Öncelikle Aristoteles’i gördüm. Hain herif, beni tek başıma bırakıp kaçmıştı ancak hâlâ etrafımda bir yerlerde dolaşıyordu demek… Sonra, bu ordunun lideri olduğunu düşündüğüm Büyük İskender lâkaplı kişi atından inerek Sinoplu’ya doğru yaklaştı. Koskoca ordunun lideri gelmiş Diogenes ile nasıl saygıyla konuşuyor bir görseniz!

“Sizin için yapabileceğim bir şey var mıdır, efendim” deyince Büyük İskender, soğuk terler boşalttım. Sanki beni yakalatacakmış gibi bir his vardı içimde. Fakat Sinoplu “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek cevabını verince nasıl rahatladım anlatamam. Büyük İskender de bu cevaba oldukça saygıyla karşılık verdi ve vedalaşarak atına döndü. Pis Aristoteles de bu orduyla birlikte uzaklaşınca Diogenes yine yalnız kaldı ve ben de yanına döndüm.

“Neden hiç bir şey istemedin ki” diye sordum ve Sinoplu “ihtiyacın olmayan şeyi istesen ne, istemesen ne” dedi. Bu cevabı bana bir yerlerden tanıdık geliyordu… Sanırım Sokrates’in öğretilerinde geçiyordu.

Sinoplu kısa bir süre sonra da medeniyet üzerine yorumlar yapmaya başladı. Doğaya uygunluk hakkında birçok öneriyi, jilet gibi bir keskinlikte, bana sundu. Bu konuşmalar devam ederken bir kaç sokak köpeği de etrafımızda dolaşmaya başladı. Sinoplu anlattıkça ben de bu köpekler gibi saatlerce onu dinledim.

Bu adamın öğretileri epeyce uzun sürmüştü ve şarapçı tayfası da hâlâ etrafta gözükmediği için tamamen rahatlamış ve ben de görüşlerimi sunmaya başlamıştım. Sinoplu’nun bacağını kırmış olmama rağmen bana karşı olan misafirperverliği beni derinden etkilediği için, bir aşağı yolda zenginden çalıp fakire dağıtan Robin Hood’u görünce sevincimden çıldıracak gibi oldum. Hemen yanına gittim ve elinde tuttuğu kafam kadar ekmek ile peyniri teslim alarak Sinoplu’ya götürdüm. Etrafında hiçbir market bulunmamasına rağmen ve yarın aç kalıp kalmayacağını düşünmeden, getirdiğim yiyecekleri benimle paylaştı, aynı sokak köpekleriyle paylaştığı gibi…

“Diogenes” dedim, “sen beni sokak köpeğimi sandın? Bana da aynı onlara davrandığın gibi davrandın. Yanlış anlama ama alınıyor insan” dedim. “Alınacak, gücenecek bir şey yok” diyerek cevap verince, ben de ona “iyi o zaman. Dikkat et de, aralarından bir kuduz ısırmasın seni” diyerek vedalaştım.

Sevgili okur, Sinoplu Diogenes (Diyojen) Kinik felsefenin beden bulmuş hâlidir. Sizlere tek bir kitap önermek, bu konuda eksik kalmak anlamına geleceği için, Sinoplu’yu konu alan makaleleri ve kitapları incelemenizi tavsiye ederim. Bunun yanı sıra, Antisthenes’in öğretisi olan kinik felsefeyi de incelemenizi tavsiye ederim. Ben bu tavsiyelerimi sunarken hava çoktan karardı. Geceleri yolculuk yapmanın tehlikesini de göz önünde bulundurarak evime dönmek zorunda dolduğumu hatırlatmak isterim.

Sinoplu’ya son defa el salladıktan sonra ormana doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Ormanın derinliklerine daldıktan sonra, doğru yolun bu yol olduğuna nasıl karar verdiğimi düşündüm çünkü etrafımda inanılmaz derecede uzun ağaçlardan başka hiçbir şey gözükmüyordu. İlerlemeye devam ettikçe hava karardı, hava karardıkça baykuşlar ses çıkardı, etrafımda dolaşan sesler arttıkça bir tedirginlik kapladı beni.

Zavallı ayaklarım nasıl da şişmiş olmalıydılar. Ayaklarım sızlamaya başladığı için bir ağacın altına oturarak ayakkabılarımı güçlükle çıkardım ve bir müddet dinlenmeye karar verdim. İçimden “Yaşam yolumuzun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi, çünkü doğru yol yitmişti” diye geçirirken, bir anda Dante Alighieri ile karşılaşmaktan korktum. Yanıma gelirde beni cehenneme sürükler gibi bir fikir geçmedi aklımdan ama böyle büyük bir sanata(ilahi komedya) sahip bir insanın din düşmanlığı değil de dinler arası düşmanlık yapması zaten hayal kırıcıyken, bir de onun bacaklarını kırmak istemedim.

Ne yani, düşünen adam duyguların farkında değil mi? İnançlı insanların ne kadar hassas bir doğası olduğunu bilmez misiniz? Şu gökyüzüne doğru uzanan kocaman dalga da neyin nesi? Etrafta bırakın denizi, bir gölet bile yok!

O esnada, neredeyse gökyüzüne değecek kadar yükselen dalga, tepemde patladı. Tüm çırpınışlarıma karşın beni havalara attı, yerlere sürttü, boğazımı tutarak ileri fırlattı fakat beni hiç bırakmadı. Ormanın tepesinden, bu yüce dalga ile birlikte incecik çığlıklarımla ilerlerken, köylü halkı “yine ormanda çocuklara mı salça oluyorlar” diyerek ellerine meşaleleri almış ve ormanın derinliklerine doğru koşmaya başlamışlardı bile.

“Ah, sefil yaratıklar! Çocuklara dokunan yok! Tanrılar bir filozofu kaçırıyor, görmüyor musunuz” diye yaklaşık olarak kırk defa haykırdım. Ben bu haykırışlarıma devam ederken, çoktan bir okyanusun ortalarına gelmiştik. İşte o an, Poseidon bir bedene bürünerek tepeme dikildi ve “dal derinlere” diyerek beni havadan okyanusa doğru serbest bıraktı…

-devam edecek-

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...