FELSEFEYE GİRİŞMEK – Bölüm 17: MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ

Gece Gündüz
A A

Gözlerimi açtığımda yerde can çekişmekte olan ve sağ elini bana değdiremeyeceğini bilse dahi, yardım ister bir vaziyette, bana doğru uzatan Nasreddin Hoca ile göz göze geldim. Bu hâliyle bile oldukça sevecen gözükmeyi becerebilen Nasreddin Hoca, hayata nallarını yummadan ya da gözlerini dikmeden önce, bana sadece “parayı veren…” diyebildi. Huzurlu olmuştu ölümü. Ben de ağrıyan yerlerimi kontrol ettikten sonra bir eşek kazası geçirdiğimizi anladım. Hem Nasreddin Hoca’nın hem de benim eşeğim yerde ölü gibi yatıyorlardı. Hatırladığım kadarıyla eşek oldukça yavaş ilerliyordu fakat bu kazanın sonucunda nasıl böyle bir tahribat vuku buldu, ben de anlayamadım.

“Kardeş” diye seslendi ardımdan, birisi. “Ne var lan, ne var? Kaza mağduruyum görmüyor musun? Bırak da şurada ağız tadıyla can çekişeyim” diye yanıtladım bu adamı. Sonra arkasından gelen üç kişi daha olduğunu görünce, centilmence, Schopenhauer’dan aldığım paketi ve silahı yerden alarak ayağa dikildim. “Kardeş, Nasreddin Hoca’nın eşeği hayata veda etmiş. Seninkinin de durumu ağır. Dilersen eşeğine yardımcı olabiliriz” diye konuşmaya başlayan adamı tam olarak tanıyamamıştım. Tanıyamadığımı fark eden adam, arkadaşlarını ve kendisini tanıttı; “Ben Nikola Tesla, bu arkadaşımız Pîrî Reis, sana el sallayan arkadaşımız adını söylememizi istemiyor -sanırım Birinci Dünya Savaşı’ndaki kimyasal silahları ürettiği için kendini biraz mahcup hissediyor- ve sol tarafında duran kişi de Dr. Metin Yavuz. Dediğim gibi, eşeğinin durumu kötü. Onu iyileştirme görevini üstlenmek istiyoruz. Senden para istemiyoruz, sadece eskisinden de iyi hâle getirebilecek modifikasyonlarımızı bu eşek üzerinde denemek niyetindeyiz. Kabul eder misin?”

Nikola Tesla ve arkadaşlarının ölmek üzere olan eşeğime neler yapmak istediğine bir anlam veremedim ve “Tamam, olur. Ne zamana çıkar?” diyerek yanıtladım. Bu esnada, Pîrî Reis bana nereye gitmekte olduğumu sordu. Olan biteni kısaca anlattım ve biraz yanlış yerde olduğumu anladım. Eşek bir şekilde yolunu şaşırmış ve beni Mevlânâ’ya getirmişti. “Biz işimizi yaparken, sen de git Mevlânâ’yı ziyaret et. Başımızda dikilmeni istemem” diyen Reis, ne kadar naif bir şekilde beni dergâha uğurladı, sizlere anlatamam. Hem de nasıl uğurlama. Resmi olarak insanı uğur kaplıyor ve gülümsetiyor. Koşarak gittim dergâha.

Mevlânâ’nın müsait vaktine denk geldiğim için, hiç bekletmeden aldılar beni içeri. Hoş geldinler, hayırlı olsunlar, yine görüşürüzler ve buna benzer birçok karşılama cümlesinden sonra nihayet Mevlânâ’nın odasına ulaşabildim. Bana gösterilen yere oturduktan sonra paketimi ve silahımı hemen yanıma bıraktım ve “Anlat bakalım, nasıl oldu da geldin buraya” dedi Mevlânâ.

“Nasreddin Hoca ile birlikte ufak bir eşek kazası geçirdik” dedim, “Tövbe tövbe” dedi. “Nasreddin Hoca ve eşeği öldü” dedim, “Bak sen şu işe” dedi. “Benim eşeğim de ağır yaralıydı, onu tamire verdim” dedim, “Yetti artık, anlatma” dedi. “Dışarıdaki diğer dört adamı henüz size anlatmadım” dedim, “Hataları örtmede gece gibi ol” dedi. “Ben buraya niye geldim ki” dedim, konya şekeri verdi, iyi gelirmiş, sakinleştirirmiş.

Mevlânâ’nın öykülerine başlaması ve yeterince konya şekeri tüketmiş olmam sakinleşmeme vesile oldu. Mevlânâ, öykülerini o kadar etkileyici ve mantığa yatkın sunuyordu ki sayesinde insanın vecd ile “ben de seviyorum” diye bağırası geliyordu. Birçok nasihat dizdikten sonra gözü benim silahıma takıldı ve neden bir silahla dolaştığımı sordu. Cevabının olmadığını ve olsa bile şu an hatırlamadığımı söylediğimde, bana biraz tedirgin bakmaya başladı.

Sevgili okur, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî paylaştığı fikirlerle insanlara ışık tutmayı hedeflemiş bir düşünürdür. Mevlânâ’nın Mesnevisi’ni sizlere tavsiye ederken, Mevlânâ’nın gizliden gizliye yanındaki ahşap duvara vurmak suretiyle gürültü çıkardığını fark etmiş bulunmaktayım. Al işte, kapı da açıldı. İçeri girmesin mi yedi kişi? İri yarı, döverek güzelleştireceğe benzeyenlerden…

Aralarından bir tanesi paketimi ve silahımı kaptığı gibi benden on adım kadar uzaklaştı. “Benim kimseye zararım yok” dememe rağmen, sanki potansiyel bir tehlikeymişim gibi, gerilimi arttıran bir yavaşlıkta, bana yaklaşmaya devam ettiler. Mevlânâ her ne kadar “sadece kapıya kadar uğurlayın” dese de, tipimi beğenmeyen bu yedili beni düşman bellemişlerdi.

Ne olduysa, o esnada oldu. Odanın dışından çığlık sesleri yükseldi. Yalvaranlar ve yakaranlar olarak, en hüzünlü parçalarını icra ediyorlardı. Ve arada bir de anırma sesleri geliyordu. Bizim bulunduğumuz odanın kapısı da adeta infilak edercesine açıldı ve tamir edilen eşeğim, dehşet saçarak içeri girdi. Bana kötülük etmeye niyetlenen yedi kişiyi öylesine narince çiğneyerek yedi ki odanın her tarafı kan, kemik ve iç organlardan oluşan bir çöplüğe dönüştü. Odada ben, Mevlânâ ve eşek kaldığı o esnada ise, eşek dile geldi ve “Anlamıyorlar, üstadım. Sizin diliniz bu cahillere ağır geliyor” dedi, Mevlânâ’ya bakarak. Bana da paketim ile silahımı almamı ve sırtına atlamamı emretti. Ona benimle emir kipiyle konuşmaması gerektiğini anlatacaktım. Anlatmak istedim fakat çığlık atarak “Nerede? Nerede? Paketimi bulamıyorum… Bir dakika, daha silahımı yeni buldum. Eşek, sen benim dostumsun. Biraz daha bekle… Nerede bu ya? Ne arıyordum ben? Heh, yok, bu kimin bacağı ya? Ağda mı yapmış o? Ay, ben ne zamandır bu paketi elimde taşıyorum?” derken, emir kipleri ile ilgili öğretimi eşeğe sunamadım.

Dergâhtan çıktığımızda karşılaştığımız manzarayı kısaca özetlemem gerekirse, Sokrates’in yanına gitmeden önce cahilin tekini öldürdüğümü iddia ederek beni kovalayan ve Schopenhauer’ın bana Cahiliye Ordusu olarak tanıttığı o topluluğu, ellerinde kesici aletler ve “ekzost, egfous, eksoz” kimi kelimeler haykırarak bize yaklaştıklarını belirtmem gerekir. Bu manzaraya büyük bir hayranlıkla bakarken, eşek bana “Sırtımdan in ve elindeki silahla beynine denk getirecek şekilde kafana bir tane sık” dedi. “Nedenmiş o?” dedim. “Çünkü bu cahillerin eline düşmek, bin kere ölmekten beter” dedi. Silahı kafama dayayıp tetiği çektim ve “Hiç kurşunum kalmamış” dedim. “İyi be” dedi eşek, “o zaman şu cahillerin kolunu bacağını koparayım da bize zarar veremesinler”. “Sen bilirsin” dedim, “ben senin gibi sağıma soluma emirler savuracak birisi değilim”. “Laf mı sokuyorsun lan” dedi. “Evet ama lan kelimesinden de hiç hoşlanmam. Bir müddet sadece gözlerimiz konuşsun” dedim. Eşek taarruza geçti. Birçok cahili etkisiz hâle getirdi. Dergâhtan birileri çıktı. Defleri ile çalıp, makamdan makama söylediler. Semazenler döndü. Ben oturdum. Yanımdaki tanımadığım adama “Hayat böyledir işte… Biraz tuzlu ve biraz da biberli. Ağzımızda tatlı şey tutmayı bilmeyiz…” dedim. Adam elindeki bazuka ile Cahiliye Ordusu’na ateş açtı. Ortam sıcak. İnsanlar dövüşüyor. Fikirler uyuşmuyor. Uyuşmayanlar uzaklaşıyor. Aynı fikre sahip olduklarımız da sataşıyor fakat dil kulağa değmeyince, işler çığırından çıkıyor.

Elimde tuttuğum paketin içerisinden arada bir “bip” sesi geldiğini daha önceden söylemiş miydim? Şu eşekcağız Cahiliye Ordusu’nu tamamen etkisiz hâle getirse de, artık şu paketten kurtulsam diye can atıyorum. Hayır, hayır… Düşündüğünüz gibi değil. Bütün işi eşeğe bırakmak gibi bir niyetim yok. Bakın, önümde kolları ve bacakları kırık vaziyette olan şu cahile neler yapacağım. Yapma be… Bu da öldü…

-devam edecek-

Çizen: Umut NADERİ

 

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...