FELSEFEYE GİRİŞMEK – Bölüm 13: RENÉ DESCARTES

Gece Gündüz
A A

felsefeye-girişmek

…Descartes beni yaklaşık olarak bir saat kadar sorguladıktan sonra, o odaya neden geldiğime dair hâlâ yeterli yanıtı alamamış gibi bir hâli vardı. Mendilimi bulmak için yaptıklarımı, bu hastaneye nasıl düştüğümü ve bu hemşirenin amacını defalarca kez anlatmama rağmen, yine de beni sorgulamaya devam ediyordu.

En sonunda, kuşkucu tavırlarını bir yana bıraktı, bakışları artık bana inanacağı yönde değişti ve son kez bana “Neden buradasın” diye sordu. Ben de başımdan geçen olayları tekrar anlatmak yerine, Descartes’i kendi silahıyla vurmaya karar verdim; “düşünüyorum, şüphe ediyorum, öyleyse buradayım” dedim. “Yanılıyorsun” diye çıkıştı bana; “Eğer şüphe etseydin burada olmayabilirdin. Bu sebepten dolayı insanlar bu cümlemi düşünüyorum, öyleyse varım şeklinde kısalttılar”

Bu adamı biraz daha anlaşılabilir konuşmaya sevk etmek için “Şüphe etmediğimi de nereden çıkarıyorsunuz” dedim. Descartes, sanki hayatı boyunca kimse kendisini anlamamış gibi hiddetlenerek, konuşmasına başladı;

“Mendilini birilerinin çaldığını iddia ederek nice filozoflara saldırıyorsun fakat sonunda ise mendilini eski sevdiceğinde unuttuğunu anlıyorsun. Sen filozoflardan şüphelenmedin, onları suçladın ve haksızlığını görmüş oldun. Bunun yanı sıra, eski sevdiceğini elinde senin mendilinle gördüğünde ve sana mendilin bende kalmış dediğinde ona inanıp kucak açmadın mı? O da seni bıçaklamadı mı? Şüphecilik adına en ufak bir adım atmış olsaydın, şu an burada olmayabilirdin derken, bunu kast ediyordum.

Bunları da geçtim, daha demin bir anda böcek olup diğer anda ise insana dönüşen birisine mektubunu teslim ettiğini söylüyorsun. O sana, mektubu eski sevdiceğine verdim deyince de selamlaşıp odadan dışarı çıkıyorsun. Şüphecilik bunun neresinde?

Odamdan içeri bir hemşireyi baygın bir şekilde getiriyorsun ve bana, sana güvenmemi söylüyorsun. Sen saf mısın, ben piyango mağduru muyum? Yine kötü ruh bana oyunlarını mı oynuyor? Ya bu hayat gerçek değilse ve bir rüyadan ibaretse? Hiç bunu düşündün mü? Ya bir rüya kadar gerçekçi bir ortamda beden bulduğumuzu düşünüyorsak?

Şöyle düşün; bir yazar var ve tarihe adını kaydettirmiş önemli filozofların bakış açılarına hafiften değinmek için bir öykü yazıyor. Bir karakter var ve mendilini eline geçirerek fikir halayı denen bir saçmalığa dahil olması gerekiyor. Bu esnada ne ortada mendil var ne de bir fikir halayı. Karakter ya halayı çekenleri bulmak zorunda ya da mendilini elinde tutmak zorunda… Ancak ikisini bir arada asla gerçekleştiremiyor. Sürekli olarak yeni filozoflarla tanışarak, kim oldukları belli olmayan okuyucularına kitaplar önerip duruyor. Böyle bir karmaşada ana karakterin sen olduğunu düşün… Sen, bir yazarın etkisiyle sağa sola koşturan bir karakterden fazlası değilsin”

“Hayır” dedim Descartes’e, “Ben aslında bir tavus kuşuyum. Öylesine tavusum ve kuşum ki anlatamam”

Bu esprimin yerinde yapılmadığına karar verdiğim an, Descartes’in bana haykırışlarına devam etmesi anına tekabül etmekteydi. Tamam, filozoflarla dalga geçilmemeli ama bana söylediği şeyler fazlasıyla saçma değil miydi? Yok efendim filozofları suçluyormuşum, insanlara çok çabuk güveniyormuşum, yazarın biri benim hayatımı etkiliyormuş…

Hemen eğilerek hemşirenin burnuna işaret parmağı soktum ve “Madem bu hayat bir rüya, hemşirelerin burunlarına işaret parmağımı sokabilirim, değil mi” diye haykırdım. Descartes de bana “Hayır, bunu yapamazsın. Şüpheciliğin, hemşirelerin burunlarıyla bir alâkası yoktur” dedi. Ben de parmağımı çıkardığım gibi Descartes’in üstüne koştum ve parmağımı Descartes’in burnuna sokmaya çalıştım. Adam bileklerimden çok sıkı tuttuğu için bu işi gerçekleştirmekte zorlanıyordum ve “Neden direniyorsun ki. Bırak da işimi yapayım. Madem bu hayat gerçek değil, bir filozofun burnuna parmağımı sokayım” diye haykırdım. Beni itelediği için hemşirenin üstüne düştüm ve “Kuşku duyan insanlar ne filozofların ne de hemşirelerin burunlarına parmak sokmazlar” diye haykırdı. Ben de bunu fırsat bilerek, “Ama insanların inançlarına burun sokmasını iyi bilirler, değil mi” dedim.

Descartes’i alt ettiğimi düşündüğüm o esnada, adam kahkahalarla gülmeye başladı. “Neden gülüyorsun ki” diye sordum, cevap vermeden gülmeye devam etti. “Anlamıyorum, konuşsana be adam” dedim, beni yerden kaldırdı ve “Sen öyle boş adam değilmişsin. Kusuruma bakma, seni de yolunu kaybetmiş ve bilgiden kaçarken aklını yitirenlerden sandım. Kuşkuculuk, realiteyi savunmada güzel bir araçtır. Bu durumu uzun uzadıya anlatmam gerekir fakat, ben daha farklı şeylere odaklandım… Hiç matematik ile uğraştın mı?” diye sordu.

Sevgili okuyucu, René Descartes, kuşkuculuğun ve modern felsefenin babası olarak size sunulabilecek en temel düşünceleri anlatan filozoftur. Ortak realite kavramına olan sorgusu sebebiyle, ihtimallerin iyi derlenmesi üzerine sağlam bir kılavuzdur. Felsefenin İlkeleri isimli eseri okumanızı tavsiye ederken, hastanenin sirenlerinin aniden çalmaya başlaması üzerine, odadan koşarak çıkıyorum. Koridorlar daha demin bomboş iken şu an tam bir kargaşa hakim. Bazı doktorlar “Hemşire nerede? Bu hastalar neden uyutulmamış? Neden bunları kontrol altına almıyorlar” diye haykırırken, kendinden geçmiş hastalar hastaneye büyük zararlar vermekteler.

Bu karmaşadan kaçarken ilk koridoru döndüğümde, dört adet geyiğin ağır yaralar almış ve yerde tepelendiklerini gördüm. Emil, bu geyiklerin biraz arka tarafındaydı ve bana “Mendilin masamda kalmış. Al şunu” diye bağırıyordu. Ben Emil’in yanına gidene kadar, o çoktan koşarak uzaklaşmıştı. Mendilimi yerden aldığımda başımdaki ağrılar son buldu, gözlerim parladı, kollarıma ve bacaklarıma kuvvet geldi. Artık halay başı olmaya hazır olduğumu biliyordum.

Tüm bu güzel duygular, aşırı derecedeki gürültülü patlama sesi ve binanın sarsıntısı ile birlikte, yerini kaygıya bıraktı. Sonra kulaklarımda yükselen anons sesleri yüzünden anlık olarak şoka girdim;

“LÜTFEN DİKKAT! LÜTFEN DİKKAT! HEMŞİRE HANIM, BİNAYI HAVAYA UÇURMAYA ÇALIŞIYORLAR. NEREDESİNİZ”

Bu yerdeki geyiklere eziyet edenler ile, ben henüz binanın içerisindeyken, binayı havaya uçurmaya çalışanlar aynı kişiler miydi? Hemşire neredeydi (benim bayılttığım olmasa gerek)? Eski sevdiceğim neden karşımda başka bir geyiği daha boğazlamaya çalışıyordu ve elindeki bıçak, beni bıçakladığı bıçak ile aynı bıçak mıydı? Yoksa ben şüphesiz olarak yok muydum?

“BİNAMIZ AĞIR ŞEKİLDE HASAR ALMIŞTIR. TÜM CANLI VARLIKLAR ÜÇÜNCÜ KATTAN TAHLİYE EDİLECEKTİR”

Bu gördüğüm insanlar deli miydi yoksa akıllı olanlar da çığlık atar mıydı? Neden herkes merdivenlerden aşağı iniyordu? Ben kaçıncı kattaydım? Beni kucağına alıp binadan dışarı çıkartan kimdi? -Bir bomba daha patlatıldı- Kim yıktı bu binayı ve eski sevdiceğim neden bir elinde pompalı tüfek ve diğer elinde ise katana tutmuş vaziyette bana doğru koşuyor? Sağ yanımda dikilmiş olan şu üç adet teyze, kulağıma neler fısıldıyor?

 

-devam edecek-

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...