FELSEFEYE GİRİŞMEK -Bölüm 11: VIKTOR EMIL FRANKL

Gece Gündüz
A A

felsefeye-girişmek-500x254

Emil, “…ve sonrasında da fark ettik ki, o durumda bile en saçma şeylere güler olmuştuk” diyerek konuşmasına devam ederken, hastanenin yemekhane bölümünde elde edebileceğimiz en güzel yiyecekler önümüze getiriliyordu. Bolca su içerisine düşürülmüş bütün hâlindeki patatesler ve soğanlar iştahımı açmıyordu ancak yenilebilecek başka bir şey de yoktu. “En azından patates kızartması olsaydı” diye mırıldanıyordum ki, Emil’in sözünü kestiğimi fark etmiş oldum. Ne anlatıyordu bu adam son yarım saattir, tam anlayamadım ki… Birkaç kampa katılmıştı ve üç yılını bu kamplarda kaybettiğini söylüyordu. “Üç senelik kamp mı olurmuş, bir hafta, bilemedin iki hafta falan olur”

Başım dönmeye devam ederken ve açlığımı haşlanmış patateslerimi bitirirken giderememekten korkarak, “hayatın anlamını aramıyorum ben. Sadece halay başı olmak istiyorum” dediğimi anımsıyorum. O esnada Emil, “işte doğru yoldasın. Hedeflerin olduğu müddetçe doğal ruh hâli döngüsünde olacaksın… Böyle devam” gibi şeyler söyledi. Ancak, sonra konu nereden Bilinçdışı Tanrısı’na bağlandı, ne ara logoterapi hakkında konuşmaya başladık, ne ara patateslerim bitti ve ne ara Emil’e zorla soğanımı yedirmeye çalışmaya başladım, bunları anımsayamıyorum.

Bu hastanenin en çok kelepçelenen hastası ben olmasam bile, bu sefer de Emil Bey’in odasındaki koltuğa bağlanmış bir şekilde kendime geldim. Zaman kavramımı yitirdiğim o esnada, ne yapacağımı bilemeden doktorumu izlemeye başladım.

Emil Bey bana yaklaşarak, “senin büyük bir acın var ve sana amacını unutturuyor” dedi. “Patates kızartması” dedim. “Fakat sahip olduğun bu acıyı, başarılara ve kazanımlara çevirebiliriz” dedi. “Sanırım kusacağım” dedim. “Hayatın anlamı her zaman karşına çıkacaktır, hazırda beklemen yeterli” dedi. Kustum. “Aslında senin ilacın sensin. Anlam arayışını emin adımlarla devam ettirirsen, ilaç kullanımına bile gerek kalmayacaktır” dedi. “Lanet olsun, üzerimde örümcek dolaşıyor” diye haykırdım. “İnsanın en ağır şartlarda bile yaşamını sürdürebilmesinin yolu, yaşamına bir anlam katabilmesine bağlıdır” dedi. “Burada bağlı olan benim! Çöz beni” diye haykırdım. “Kendinizde misiniz” dedi. Yanıt vermedim çünkü yanıt verirsem olmazdı.

Yanıt vermedim çünkü aklımdan patates kızartması geçiyordu.
Yanıt vermedim çünkü toplama kamplarıyla ilgili patates kızartması hiç yoktu.
Yanıt vermedim çünkü nerede olduğumu bilmiyordum ve bu adamın bana neden yardım ettiğini anlamamıştım.
Yanıt vermedim çünkü bu konuşmaların varoluşsal felsefe ile ilişkisi beni çıldırtmak üzereydi.
Yanıt verirsem olmazdı çünkü ilaçlarımı seviyordum. Amaçsızlığım tüm ruhuma bulaşmış ve herkesten uzaklarda tek başıma yaşayabilirdim. Birkaç dünya daha yaratırdım, her birini ziyaretlere gider ve oluşturduğum hayali karakterlerime arkadaşlıklar yapar, onları ısırır, kafalarını koparır, türlü eziyetler eder ama yine de hepsini çok severdim.
Yanıt verirsem olmazdı çünkü gözlerim değil ağzımla konuşmuş olurdum ve ağzımı o an için sadece patates kızartması yemek için kullanmak istiyordum.
Hayır Emil, sana yanıt veremezdim.

“Seni bu acıya boğan şey nedir” diye sordu, Emil. Boş boş duvara bakan esrarengiz bakışlarımı ona çevirerek “kalbime saplanan hain bıçağın etkisinden kurtulamadım” dedim. Kendisine uzunca süreden sonra aklı başında bir cevap verdiğim için şükürler dileyerek beni bağladıkları koltuktan çözdü ve “bundan sonra kendine sürekli olarak amaçlar belirleyeceksin. Sen sorununu biliyorsun ve bu sorunu kendin bitireceksin” dedi.

Beni çözdükten sonra masasına geçti ve küçük bir not kağıdını doldurmaya başladı. Ben oturduğum yere en yakın nesneleri alıp incelerken, o yazmaya devam ediyordu. Masanın üzerinde garip bir düzensizlikte nesneler yığılmıştı. Tırnak makası, küllük, birkaç adet dergi, Kopya Fanzin, zincire bağlanmış olan gümüş top (bunu neden hâlâ benimle birlikte taşıyorlardı, hiçbir fikrim yok), çiğnenmiş sakız, anahtarlık, mendil, tespih, birkaç kişinin vesikalık fotoğrafları(bunlardan biri bendim), ucu delgeç ile delinmiş pasaportlar, metronom, fötr şapka vb… Bu nesnelere bakarak nasıl bir hayatı istediğime karar vermeye çalıştığım esnada, “pardon” dedi Emil, “bu kağıdı almanı rica ediyorum”

Print

“Hayatın anlamı nesnelerde gizli değil” dedim, “nesneler ile bir alakası olduğundan bile emin değilim” Ben bunları söylerken, Emil o gıcık psikiyatr kafa sallamasını yaparken (yavaşa aşağı-yukarı yönde), bana “doğru yoldasın” diyordu.

Bana vermiş olduğu kağıtta, zorla da olsa okunabilen bir el yazısıyla, şunlar yazıyordu;

“1. Kalbine acı veren kişiye bir mektup yaz ve ona gönder. Senin duygularını öğrendiği zaman, artık onu unutacaksın.
2. Yapmaktan zevk aldığın işleri yap. Moralini yüksek tut.
3. Fikir halayının başında mendilini salla.
4. Bu hastanede patates kızartması yok. Dışarı çıkınca ye.”

Sevgili okuyucu, Viktor Emil Frankl, 2. Dünya Savaşı esnasında toplama kamplarında geçirdiği yıllar içerisinde, yaşamda anlamsızlık ve varoluşsal boşluk konularını irdeleyerek logoterapiyi güçlendiren kişidir. Modern yaşantımızda sizi bolca iç sıkıntısına sürükleyecek etkenlere maruz kalıyorsanız, kendinizi depresyona bırakmadan evvel İnsanın Anlam Arayışı isimli eserini okuyabilirsiniz. Bu arada bana masanın üzerinde bulunan ıvır-zıvır eşyalarımı teslim etmeden, beni kapı dışarı ettiler.

Hastanede başı boş dolaşmaktan hoşlanmadığım için Emil’in bana verdiği not kağıdında yazan şeyleri gerçekleştirmeye karar verdim. Koridor boyunca yürürken etrafımda kimseler olmadığı için, güzel kokulu kağıtlar ve kuş tüyü kalemler bulamadım. Kağıt ve kalem bulmak için bağırmak istedim, ancak bu hastanede ne zaman bağırsam ya da normal insanların yapmadığı hareketler yapsam bir yerlere bağlandığım için, sessizce ilerlemeye devam ettim.

Koridorun sonuna yaklaştığımda, ayağımın altından geçen yüzlerce karafatma geçtiğini fark ettim. Sandalyenin üzerine zıpladığım gibi çığlık atamadım. Hemen yanımdaki kolonyayı alarak etrafıma dökmeye başladım. Bundan sonra yapmam gereken tek şey; çakmağı ateşe vermek ve oluşturduğum ufak yangında korkularımdan kurtulmaktı.

Ben yerdeki böcekleri henüz ateşe verememişken, koridorun sonundan bir kafa uzandı ve “ne yapıyorsun, be adam! Öldürecek misin onları” diye seslendi. Ben de istifimi bozmadan “hayır, tabii ki öldürmeyeceğim. Benden uzaklaşsınlar diye…” cevabımı verirken, koridorun sonundaki adam bir şeyler yaptı ve böcekler bir anda etraftan kayboldu.

“Ne arıyorsun burada” dedi, koridorun karanlık tarafından seslenen adam. “Mektup yazacaktım da” dedim, “bana kağıt-kalem falan lazım” Adam parmağıyla bana gelmemi işaret ederken “ben de mektup yazıyordum. Gel odamda yazalım” dedi.

 

-devam edecek-

Çizim: Umut NADERİ

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...