FELSEFEYE GİRİŞMEK – Bölüm 10: SIGMUND FREUD

Gece Gündüz
A A

felsefeye-girişmek-500x254

…Odanın içerisine girdiğimde, genişçe deri koltukta oturmakta olan çocuğun büyülenmişçesine Freud’u nasıl dinlediğini gördükten sonra “burası nasıl bir yer? Neden her yerde at kafalı adamlar dolaşıyor” diye bağırdım. Küçük çocuk deri koltuğunda iyice büzüştü ve korku dolu gözlerle bana bakmaya başladı. Freud “o kelimeyi lütfen bir daha kullanmayınız” dedi. Kendimi savunmam gerektiği için “ben kimseye küfür etmedim, Freud Bey! At kafalı dedim çünkü öyleler. Beni hastane içerisinde sağa sola koşturuyorlar”

Deri koltukta bağırarak ağlayan çocuğu işaret eden Freud, “bu kadarı fazla! Bir daha o kelimeyi kullanmayın” diyerek bağırdığı esnada, çocuğun babası odaya girdi ve ben de “al işte, bir at kafalı daha” dedim. “Hans, Hans! Ağlama oğlum” diyerek oğlunun yanına koşan babasını göstererek “baksanıza, aynı at gibi koşmuyor mu” dedim. Çocuğun iyice kendinden geçtiği bu esnada babası küçük Hans’ı da alarak odayı terk etti ve bu seansın ücretini vermeyeceğini de haykırmayı ihmal etmedi.

Freud, emeğinin karşılığını alamayacağı için hiç de üzgün gözükmüyordu fakat ben bu adama hesabı ödettireceğim konusunda kararımı aldım ve odadan dışarı çıkarak adamı yakaladım. “Neden böyle at gibi kaçıyorsun? Çok pahalı mı geldi? Sorun bu mu” Ben konuştukça çocuk kötüleşiyordu ve sorunun ne olduğuna anlam veremiyordum. “Salak mısın, bre zındık?! Ödemeyi at kafalı baban yapacak, sana ne oluyor”

İtiraf etmeliyim ki, o hastanenin hemşirelerinin elleri oldukça hafif. Ne ara bana uyuşturucu iğne yaptılar, ne ara beni o geniş koltuğa bağladılar, hiçbir şey anlayamamıştım. Kendime gelince de Freud beni sorgulamaya başladı ve sülâleme yan bakmakla, fallusumun hayalimde bir mendile dönüştüğünden dolayı mendilli günah geceleri yaşamamla ve bir de küçük Hans’ın psikolojisini bozmamla ilgili olarak beni suçladı.

“Yargıç mısın, doktor musun” dedim. Cevap yok. “Adalet mi dağıtacaksın, şifa mı bulacaksın” dedim. Alnını sıvazladı. “İğdiş mi edilmek istiyorsun” dedim. Kafasını çalışma masasına vurdu. “Hıbızıttında hopleteyni” dedim. “Pardon? Anlayamadım” dedi. “Beni dinlediğinden emin olmak istedim” dedim. Purosunu yakmadan ağzına koydu ve beni izlemeye devam etti.

Üzerimde baca tekniği adı verilen yöntemi uyguladığında, sahip olduğum bütün bilgiye hunharca ulaşmış oldu ve “senin o halaya katılman gerek” dedi. “Beni anlamana sevindim” dedim fakat filozofları kendi sülâleme benzetmesi ve onlara yapmak istediklerim hakkında yanıldığını da belirtmek isterim. Bu adamın neden beni bir hidrolik sisteme benzettiğine anlam veremediğim o esnada “bırak beni tamir etmeyi de, bildiklerini anlat” diyebildim.

İd, ego ve süper ego kavramlarını sıralamaya başladığında düşünceleri ilgimi çekti. İnsanlığın temel iç güdülerinin ise düzene ulaşmaktan çok cinsellik ve şiddet tabanlı olmasını öne sürmesi de bir başka ilgi çekici noktaydı. Sonra, beni tedavi ederken kullandığı yöntemleri (psikanaliz) biraz daha çevreli bir şekilde anlatınca, “neden olmasın” sorusu aklımda belirdi. Adam anlattıkça mantıklı hâle geliyordu ve ben ise -her insan kadar- masum bir sapığa dönüşüyordum.

“Peki” dedim, “gayet güzel ilerliyorsunuz ancak, bu konuşmaların sonunda bana kalbimi ya da mendilimi iade edecek misiniz” Freud bu soruma karşı net bir yanıt veremedi. Tek söylediği şey “kalbini vücudundan dışarı çıkarmadık ki sana geri verelim. Sadece psikodinamik açıdan seni yanlış yönde etkileyebilecek hislerini azaltmışlar. Mendilin de odanda bulunan elbise dolabındadır”

Bu kaçamak cevaptan sonra üstümü incelediğimde, üzerinde saçma sapan bir logo bulunan pijamalarımı fark ettim. Bu odaya girmeden önce de pijamalı mıydım yoksa beni uyuttukları zaman mı bunları giyinmiştim, hiçbir fikrim yoktu. Anladığım kadarıyla, ilaçların etkisi geçince kalbime ulaşmış olacaktım ama mendilim ve elbiselerim hangi odadaydı, hiçbir fikrim yoktu again.

-Sarhoş olmuştum lan resmen. O kadar resmi bir şekilde olmuştum ki, hastanede dolaşan işsizler grubuna bir kaç belge imzalatmış ve sarhoşluğumu da bu beyin dönmeli dakikalarıma kayıt ettirmiştim. Yok, yok… O koca deri koltukta oturuyordum. Sanki, ceylanlar… Ceylanlar vardı etrafımda. Ama onlar yasaktı. Tabu değil de totemdi… “Aklım karışmaya başladı, bebeğim… Bebeğim? Yoksa ben baba mı oldum!” Bir bıldırcın yumurtasından fırlayan yumruk mu beni yere yığdı, yoksa Kadıköy hiç bu kadar renkli olmamış mıydı? Bulutlar mı dile geldi, neden keman çalıyorlar ve sen misin benimle dans eden, Helen? Helenciğim, kocacığın benim parşömenlerimin üzerine boza döküyor… İçerim yanıyor! Dişlerim sızlıyor! Benliğim uyuşuyor! Aklım elden gidiyor!-

Sevgili okur, aklımı kaçırdığımı sandığım o dakikalarda sizlere önerecek kitap olarak Totem ve Tabu’yu sunardım, sanırım. Psikanalize Giriş kitabı da hiç fena olmazdı, sanırım again. Şüphesiz ki o deri koltukta aklımın bu bedenden ayrılıp gideceğini ve yerine bir başkasının geçeceğini hissederken aşırı derecede terlemiştim. Bu terlemeler meyvesini verdi ve Freud tedavisine son verdi.

Freud tedavisini bitirdiğinde etrafımdaki herkesin potansiyel sapık olduğuna kanaat getirdim ve beni çözmesini rica ettim. Gözlerimi kocaman açtım, sağ elimin parmaklarını dümdüz uzatarak açık olan ağzımın önüne koydum ve en titrek sesimle “inanmıyorum. Marki, aşağıdaki insanlara ayıplı şeyler yaptığını söylerken, ciddi anlamda mı ayıplı…”

Freud, “sus artık lan, yeter! Ne baş ağrıttın burada! Seni ben tedavi falan edemem. Çık git bu odadan ve bir daha geri gelme” diyerek beni susturmaya çalıştı. Fakat ben işimi garantiye almayı sevdiğim için, kendisine kibarca, “ne kadar da dinli bir yahudisiniz. Sizden başka yahudi var mı böyle tedaviler uygulayan” dedim.

Freud

Amacımın dinine hakaret etmek olduğunu sanan Freud tarafından, eğer onun ellerini ve ayaklarını bağlamamış ve şömine ateşinde ısıttığım gümüş toplu zincirimi sırtına vuruyor olmasaydım, sağlam bir dayak yiyecektim. Freud beni taşkınlıkla suçladı ve cinsellik ile şiddet içgüdülerime karşı koyamazsam bu hastaneden asla dışarı çıkamayacağımı bildirdi. Bu bildirgeyi sözlü olarak bana sunarken arada bir de “Emil, Emil” diye haykırıyordu.

Ben de bağırdım “Emil, Emil”, O da bağırdı “Emil, Emil”…

Emil Emil bağrışırken kapının tıklatıldığını fark ettim ve içer tığ gibi ince bir adam girdi. “Gel buraya delikanlı” dedi, “acıkmış olmalısın”

-devam edecek-

Çizim: Umut NADERİ

Serkan Üstündağ

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...