Kasvetli Oda

Gece Gündüz
A A

En küçük parçacığın tesirindeyim. Tüm gücüm, hüzünlü bir bahçe gibi yeşermiş çiğler açan içimde. Aynada baktığım gözlerde büyüyen bir tane umuda bile tahammülüm yok artık. Buna rağmen oturtup karşıma yüzleşiyorum kendimle. Kendini o gözlerde büyütenlerin son hesaplaşmalarıyla birlikte. Ve geçiyor zaman; bense oldum olası hiç ilk hissettiğim ben gibi değilim.

İçinden çıkacağım kasvetli bir oda. Beyaz tül perdelerinin rüzgârla birlikte ahengi, üflüyor suratıma doğru. Bana bakan birine göre, göreceği yalnızca bir ben; içinde yaşayana göre, bir ruh; bana göre, içinden çıkılamayan…

Havada uçan bir tozun etkisindeyim. Nefes alışverişlerim, bir solunumdan ibaret oysa. Pekiyi içimde yeşeren bu kimlikler? Birden fazla senlerim ve benlerim içinde, göz göze geldiğim kişilerden en ufak bir iz yok bana dair; uçup gidenler hariç.

Ben de içindenim; bir berraklığa karışan çamurun. Zamanın ötesinde seyrediyorum bir çift gözü, ölümlülüğümle beraber. Yalnız yaşlanıyorum. Etlerimin sarkıklığı değiyor genç bir halime. O kadar ayrılmış ki artık kemiklerimden canım, bakınca kendime, tanıyamıyorum bana karışanları.

Pencerenin önünde, sarkıtıyorum kafamı. Boylu boyunca sürüp giden bir kaldırımın kenarında oturuyor ilk halim. Toplasam şimdi o yılların hepsini, yaşım etmiyor. Çok çabuk geçmiş bir çocukluk üzerimden. Kaç tane dün geçmeli; onun, bana ilk halim olduğunu hatırlatan? Üstüne yaşım kadar yarın koysam yeniden doğacağım sanki. Olmuyor. İçeri dönüyorum. Sallanan iskemlemin gıcırtısıyla uykuya dalıyorum. Rüyamda bir yaşlı adam ve kadın var. Birbirlerinin aynılar. Bir hayat, ne kadar aynı kalabilirse o kadar farklı yaşamışlar birbirlerini. Sonsuza kadar birinin içinde bırakmışlar sonra, ilk bakışlarını birbirlerine. Biri diğerinin, diğeri ötekinin boşluğuna asmış zihinlerini. Şimdi baktığım her yer, ilk halimdeki birini hatırlatıyor bana.

Uyanıyorum sonra derin bir uykudan. Saat daha çok erken. Ama yıllar geçmiş o erken saatlerin üzerinden. Çok geç olmadan açıyorum pencereyi bağrına kadar. Atlıyorum aşağıya. Hafifçe konuyorum toprağın üzerine. Kazıyorum da kazıyorum. Gelip geçenler, oyun oynayan sevimli bir çocuğu sever gibi okşuyor başımı. O kadar kaptırmışım ki kendimi, oralı bile olamıyorum. Üstüm başım hep çamurlu. Yaşlı bir adamın öfkeli bağırışlarına dikkat kesiliyor kulaklarım. Pencereden sarkıtmış başını, beni arıyor göremeyen gözleri. Göremeyen diyorum; kim o yaşlı gözleriyle ufacık bir tozu seçebilmiş ki? Gece yarısı olmuş. Daha birkaç saat geçmiş o yılların üstünden. İndiğim gibi savruluyorum yine içeri pencereden. Karşımda bir masa. Önümde bir tas yemek. Ekmek çok taze… Yemekten sonra da birkaç bardak çaya, hâlâ asla hayır diyemem.

Kelimelerden bir his, bir hece, bir bitap düşmüşlük var masanın üzerinde. Etrafında oturanların üzerineyse ölmekte olan bir odanın kokusu sinmiş; bir gün, tüm canlılığıyla neşe saçarmış da sonra elden ayaktan kesilmiş gibi bir odanın… Tek canlı kalabilen, çayın bardaktan yayılan taze kokusu. Onun haricinde her şey ölmüş; yaşlı bir adam, yıllardır yanında gezdirdiği bir kadının bakışlarının içinde, yaşlı bir kadın da son kez baktığı yaşlı bir adamın gözleriyle gömülmüş. Geriye sağ kalan, masanın üzerinde bir bardak çay. Arkama yaslanıp karşısında içiyorum keyifle; tül perdeleri yerli yerinde olan pencerenin. Hava bunaltıcı derecede sıcak. Belki de bu sıcakların etkisiyle yayılıyor etraftan çürümüşlüğün kokusu.

Sallanan iskemlenin gıcırtısıyla uyanıyorum. İçim geçmiş, sonradan esen rüzgârın hafif esintisinden. “Kalk git yerine yat.” diyen birinin eksikliğini yaşıyor içimden geçip gidenler. Yine içime atıyorum ağlamaklı birilerini. Oysa kaçıncı uyanışım, bu masanın bir köşesinde. Hep kendimi yerimde yatıyor sanıyorum, başka sandıklarımla birlikte. Sanıyorum ki uyanınca geçecek, sanıyorum ki elbet bir gün bu oyun bitecek, sanıyorum ki bu odanın penceresinden bakan gözler hiç eksilmeyecek, sanıyorum ki ben…

Aydınlanınca içerisi sabahın ilk ışıklarıyla, birileri kalkıp oturuyor yine kahvaltıya. Kahvaltı yapmayı bırakalı uzun yıllar geçtiğini fark ediyorum hayatımda. Sıra sıra içimden, yüzüne su çarpıp uyananlar oturuyor masaya. Hafifliyorum gitgide. Her düşlediğimi karşımda kanlı canlı görünce, canlanıyor kısa da olsa etrafta gömülü bekleyen bir neşe.

Kahkahalar birbirini kovalıyor ardı ardına. Dört kişiyiz; en küçüğü, en yaşlısı ve içlerinden kadın olanı benim. Hepsinin karşısında oturuyorum sallanan iskemlemde. Bu sabah hava esiyor. Yüzüme yüzüme vuruyor uçları, uçuşan tül perdenin. Bilincin sıfır noktasından intihar ediyor sonra, kaldırımın bir köşesinde oturmuş oyun oynayan küçüğü eve çağıran yaşlı bir adam. Kimseye fark ettirmeden karışıyor havaya. Ama ben, göremesem de o tozun tesirindeyim.

Son göz göze geldiğimizden beri hiç değişmemişiz kadın olanıyla. Cinsiyetin var olduğunu unutturan bir hayatla kazıyorum, bir kaldırımın köşesinde toprağı. Kazıyorum da kazıyorum; pencereden başını sarkıtan yaşlı bir adam bana, vaktin dolduğunu söyleyene kadar. Saat daha çok erken. Ama yıllar geçmiş o erken saatlerin üzerinden. Sonra yaşlı adamın çığlıklarına dikkat kesiliyor kulaklarım. Bir çift cinsiyeti ve birbirine bakan gözleri gömer gömmez süzülüyorum geldiğim gibi bir pencerenin içinden. Pencereye asılı tül perdeler uçuşuyor, ardımda bıraktığım hafif esintimden. Yıllardır kabul edilemeyen bir neşenin çürüyen kokusu yayılıyor etrafa; ardımda taşıyormuşum onca zamandır meğer, masaya her oturuşumda.

Akşam yemeğimize oturuyoruz hep beraber. Herkesten bir şeyler eksilmiş masada; sokakta oynayan çocuk, artık beni duymuyor; yaşlı bir adam, artık uyanmıyor; yaşlı bir kadın da kaldırımın köşesine gömülmüş, çıkamıyor. Buna rağmen, tek başıma yudumluyorum çayımı pencerenin karşısında. Dayanamıyorum, son kez pencereden başımı sarkıtıp bağırıyorum çocuğa, “Yapma, artık kazma.” O kızgınlıkla atlıyorum pencereden aşağıya. Çakılıyorum kaldırımım en tozlu köşesine. Dört bir yanımdan parçalanıyor karşımdakiler. İlk kez kendim gibi hissediyorum o an; parçalarım her yana dağıldığında.

Yıllar sonra uyanıyorum kendi yatağımda. Sabah daha çok erken. Gidip yüzüme su çarpıyorum. Yaşlı bir adam, sallanan iskemlesinde sallanıyor; gıcırtısı yayılıyor tüm odaya. Bir kadın, masaya kahvaltıyı hazırlıyor. Pencereyi açıyorum bağrına kadar. Rüzgâr uçuruyor tül perdeleri. Uçuşan perdenin tülleri değiyor iskemlesinde sallanan adamın yüzüne; sanki bir kâbustan kaçar gibi fırlıyor yerinden pencerenin önüne. Bağırıyor da bağırıyor; çok eskiden oyun oynadığı kaldırımın herhangi bir köşesine. Geriye çağırıyor hatırladığı ilk halini eve. Yanı başındayım; gözleri, artık beni görmüyor.

Kaçıncıya yüzleşiyorum, içimden çıkarıp tekrar gömdüklerimle. Her gün üstüm başım kan içinde uyanıyorum. Çamurdan bir derya olmuş yatağım. Gidip tekrar aynı yere uzanamıyorum kokudan. Gün ağarmadan yine uyanıyor bir kadın topraktan. Tekrar kısılmak istemiyorum aynı plan-sekansın içine. Yıllardır kazılacak yer bırakmadım bir kaldırımın her köşesinde. Hava karardı çoktan bugün de. Yine çığlıklar feryat figan kopuyor içimde.

Uçuşuyor tozun toprağın içinden havalananlar pencereden içeriye. Bir kadının kokusu geliyor burnuma, koşuyorum pencereye. Kaldırımın köşesinden boylu boyunca geçiyor kadın süzüle süzüle. Geçerken bir çocuğun başını okşuyor. Çocuk, hiç oralı olmuyor. Bağırıyorum son kalan gücümle çocuğa, “Bakma, sakın başını kaldırma.” Göz göze geliyorlar birbirleriyle sonra. Biri diğerinin, diğeri ötekinin içinde bırakıyorlar, ilk hatırladıkları bakışlarını birbirlerine; sonsuza kadar asılı kalıyor o manzara zihnimde.

Emekli

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...