Esaretin Rengi

Gece Gündüz
A A

Önce sarıya döndü içerisi. Sonra bir kuş uçtu üzerimden. Demir parmaklıklar içinden uzattım ellerimi; çatlamış, mosmor ve yıllarla flört etmiş koyuluktaki. Gözlerimi kıstım güneşin açıklığına. Buğday tenim kararmıştı zaman içinde. Kanat çırptım ellerimle; kuş gitgide uzaklaşırken.

On iki metrekare içinde kurduğum hayallerimle sığabiliyor muydum dünyaya? Tuvaletimi yaptığım çukurdan taşan suyun ıslaklığı vuruyordu çıplak, siğilli ayaklarıma. Gümüşiye çalan gözlerim seçemiyordu renkleri. Burnum alışmıştı bu kötü kokulara. Merhametimden körelttiğim duygularımla besliyordum içimdeki hayvanı. Kimi zaman çamurlaşmış zemini tırnaklıyor, kimi zaman bir kuş gibi kanat çırpıyordum aynı ellerle.

Deliriyor muyum? Dünya deliydi belki de. Dışarısı kadar, insanı kendilerinden biri gibi sayan ama ayrıştıran başka bir yer yoktu. Ben içerdeydim. O yüzden deliydim sanırım. Yağmurlarda salınmak istiyordum, çamurlara atılmak, yükseklerden atlamak… Korkuyordum beni deli sanırlar diye. Şimdi bu on iki metrekare içinde, her istediğimi yapabiliyorum. Deli miyim? Beni böyle kabul edemeyenlerin uzağındayım. Her günün tam da bu saatlerinde, kuru bir ekmeği kemiriyorum. Kaburgalarım sayılıyor. Dudaklarım apseli. Dışarıda böyle dolaşsam bana ne derler? Burada bakıyorlar bana. Bu on iki metrekare içerisinde. Eskiden her gün karnımı doyurmak için gittiğim eğlence yerinin arka sokağında, benim için yemek artıkları bıraktıkları gibi. İsminin hangi meyhane olduğunu unuttuğum… O zamanlarımı daha lüks buluyorum. Belki şansım yaver giderse, dibinde kalmış şarap şişeleriyle, bir nebze olsun kendi on iki metrekareme çekilebiliyordum. Öte halde midem kaldırmıyordu hamam böceği sarmış pizza artıklarını. Sarhoşken her şey iyi de ayık kafayla yaşanmıyordu, bir yanıma insan demeyenlerle.

“İnsan demeyenler.” diyorum. İnsan yerine koyanlar, meyhaneden çıkmadan önce, şarabın iyi yerini mideye indirenler oluyordu genellikle. Sigarasını ağzından düşürmeyen bir kadın kimi zaman. Kimi zaman… Hatta ilk ve son kez öyleydi. İsmi neydi? Kırmızı bir pardösü içinde, soğuğun caydırıcı esintisine, içine çektiği sigarasının her nefesiyle meydan okuyan biri…

Acı çeke çeke yazıyorum anılarımı derilerimle. Tırnaklarım artık çıkmıyor. Bir kırmızı var sadece onun bana kadın olduğunu hatırlatan. Ve o geceyi. Hayır, hatırlayamıyorum. On iki yaşımdayım. Belki de yetmiş iki. Sanki hep bu halimle, bu dünyadaydım. Elimden tuttuğu elimde, bir ağırlık var o günden beri. Dört sokak yürüdükten sonra bir evin içindeyim. Ya da kafamın içinde. Yağmurlu bir havada ayaklarım sırılsıklam. Ayaklarım o zaman da mı siğilli? Zar zor çıktığım merdivenlerin son basamağında kendimi bırakıyorum yere. Bu hissi ilk kez yaşıyorum. Uyanmamak üzere kendimi bıraktığım tek zaman dilimiydi o gece. Hiç bu kadar ölüme uzak ama ona sevdalı olmamıştım bile.

Gözlerimi açtığımda soğuk bir el vardı yüzümde. Hep o tarafım sevgiye aç kaldı sonra, o soğukluk geçince. Kuru bir yatağın içinde, inanmadığım cennetten birisi çıkıp vaaz veriyordu sanki karşımda. Dindar olacaktım o an neredeyse. Sonra ikimizin, meyhaneden çıkıp buraya geldiğimizi hatırladım. Bir evin içerisi, hayatı sokaklarda geçen bir insana ne kadar alışıksa, ben de o kadar alışıktım bir evin içerisine. Evin içi on iki metrekareden çok daha büyüktü. Çünkü o zamanlar ben, daha çok küçüktüm.

Bir yaşayanın, insan bedenini terk ettiği gibi terk etmişti sanki evin her yerini neşe. Nereye dönsem mat tonlarla karşı karşıya kalıyordum gün geçtikçe. Günler geçtikçe biraz daha toparlandım. İri bir göbek sahibi olmuştum. Kırmızılı kadın şefkati sindi üzerime. Sonra onu, beni kabullendiği gibi kabullendim. On iki yaşındaydım… Ya da yetmiş iki.

Sabahın beşinde iniyordum her gece merdivenlere. Beni toparlayanı düştüğü yerden kaldırmak için. Son basamaktan alıp taşıyordum kuvvetli kollarımla onu içeriye; kırmızı pardösüsüyle birlikte.

Artık şarabın da iyi tarafını içiyordum her gece. Pis bir ayyaşlıktan kaliteli bir ayyaşlığa geçiş süreciydi benim için bu dönemle birlikte. Şimdi nasıl oldu da gelebildim ta o noktadan bu on iki metrekare içine. Hava çoktan karardı. Kuşlar ötmeyi bıraktı. Gece soğuk. Ayaklarım ıslak. Ellerim çamurlu. Tırnak etlerim kanıyor…

Sonra gelmeyi bıraktı kırmızlı kadın eve. Tek başıma sokakta geçirdiğim günlerin farkı kalmadı benim için o, on iki metrekareden çok daha büyük olan evde. Ya da ben daha çok küçüktüm.

Beni bağlayan bir şey de kalmamıştı evde. Dışarı atacakken tam kendimi yine yağmurlu bir günde, kırmızı bir pardösü gördüm kapının önünde. Üzerime giyindim. Bir hayatın kokusu sinmişti üzerine. Bir cebinde bir paket sigara, diğerinde ise tomarla para… Yolum o anda düştü, hep arka kapıdan misafiri olduğum o meyhaneye.

İçeri girdim. Beni görenler, hayret içinde baktılar suratıma. Oturdum. Şarabın en iyisini, pizzanın en kalitelisini söyledim masama. Hizmet edenin biri geliyor, bir başkası dönüyordu etrafımda. İnsan içine ilk kez çıkan kimdi acaba o sırada?

Sarhoş olmama ramak kala, yağmurun temiz ıslaklığına attım kendimi dışarıya. Kırmızı pardösümün cebinden çıkarttığım sigarayı yaktım. İlk kez çektim içime. Öksürdüm. Sonra bir çocuk ilişti gözüme tüm çıplaklığıyla. Kalan pizzaların köşelerini kemiriyor, dizdiği şarap şişelerinin dibinde kalanları kafasına dikiyordu peş peşe. Göz göze geldik birkaç dakika içinde. Ya ben hatırlamıyorum ya da gerçekten o idi hep ilk karşılaştığımız yerde.

Elinden tuttum. Takip etti beni dört blok öteye. Son basamağa kadar yetti gücü bana yetişmeye. Kaldırdım onu yerden. Kokusu yağmurluydu. Yatağıma yatırdım ıslak bedenini. Uyuyup kalıverdi olduğu yerde.

Sabaha kadar ateşini aldım ıslak bezle. Elim hep yüzünü sevdi. Bir daha da hiçbir şey dolduramadı o şefkatin yerini elimde.

Bu ev bana hep büyük gelmişti. Ya içine sığdıramadım kendimi ya da gelenler dolduramadı bir yerleri. Yıllar sonra keteleşmiş ellerime bakınca, aksettiriyor bana on iki yaşında birini. Ya da yetmiş iki.

Bir melek düşüp gelmiş yatağıma sanırdım, dindar biri olsaydım herhalde. Az sonra hatırladım sarhoş olduğumuzu ikimizin de. Sonra bir Tanrıya inandım, özgür bıraktım içimden onu dışarıya doğru.

On iki metrekare karanlığın içinden, duvarlara vuran ay ışığının yansımasıyla okuyorum anılarımı. Pekiyi, onları buraya kim yazdı? Ya yazan bendim hatırladığım kadarıyla ya da bir çocuğun üzerimde bıraktığı son izlerdi. İçim kıyıldıkça dolduruyordum onunla, sadece nefes alan cansız bedenimi.

Derken attım üzerimden bir gün, ödünç aldığım kırmızılı kadın merhametini. Çıkarken evin önüne bıraktım, ceplerindekiyle beraber on iki yaşında birisini. Ya da yetmiş iki. Bir ev bıraktım gerimde. Belki hepsini sığdırdım on iki metrekarelik bir hayalin içine; belki hepsi kafamın içinde…

Yağmurların altında koşuşturdum deliler gibi. Çamurlarda boğuştum. Yükseklerden atladım her seferinde; hiçbirinde canım yanmamıştı. Bir gün yine, karnımı doyurduğum o eğlence yerinin arka kapısındaki çöp kutusunun önünde gördüm ödünç bir esaretin rengini. Kanatlarını çırpıp uçup gitti üzerimden. Ben de demir parmaklıklar içinden uzattım ellerimi. Kanat çırptım arkasından; o, gitgide uzaklaşırken.

Emekli

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...