Aksak Ruh

Gece Gündüz
A A

Hiçbir yerde değildim ve oturup ölümü bekledim; doğmaya yönelik tüm argümanlarımı sonlandırmak için.

Hepsini silebilir miydim? Ne olursa olsun bir doğumun varacağı en uzak yer, çıkış noktası olamazdı; ölüm, ihtişamlı bir doğuşun sancısı olsa bile.

Beklentilerimden kendimi azlettiğim gün bir rüyadan uyanmıştım. Uykumdan, Tanrının hiç unutmadığım kelamlarıyla sıçradığımı hatırlıyorum. Hayatımda taptığım her şeyi bir kenara bıraktım; işte tam o gün. Bedenime taptım ve toprağa bıraktım; kelimelerime taptım ve kalemlerimi yaktım; geriye kalan küllerimden tekrar doğa doğa erittim ateşlerde benliğimi; pekiyi bu, ben miydim? Sanki biraz önce ağaç kabuklarına yazılmış gibiydi geleceğim. Tüm insanoğluyla beraber yerimde sayıyorum; zamanla yaşlanan ağaçların gölgesinde. Aynı yatakta geçiriyorum yıllarımı geçmişte yaşadığım ömürlerimle.

Dokuz ay on günlük bir ölümün ardından dünyaya gelmişim. Doğduğumda durmadan ağladığımı söylüyorlar. Vecize bir mutluluğun bir parçası olarak çok uzun yıllar yaşadığımı anımsatıyor bana kokuşmuşluğum. Tüm hikâyeyi kendin yaşayıp da en son, hikâyesinin ismi mezar taşında yazılı olanların makûs talihini paylaşanlardan olmamak için hiçliğe karışmanın yolunun geçtiği bir inanç sistemini yazıyorum durmadan. Hiçliğin marifetli aydınlığında görünmeyenlerden olmak, karanlığa karışmaya çalışmak… Hiçbir şeyin içinde bir şeydim tüm ömürlerimle birlikte yaşadığım -yaşıyormuşum- dünyanın içinde; bugün ölsem daha demin yaşadığıma tanık olacak kimsenin olmaması umuduyla yaşarken. Aramızdakilerin en inançsızı bile bir putperest hâlbuki. İzler biriktiriyorum Tanrının en ilahi hâlini aşkla yaşayan dünya insanlarından; sonra karşılarına geçiyorum en nü hâlimle, benim heykelimi yapıyorlar. Bazen çarmıha gerilirkenki kederli bakışlarımı, bazen elimde asamla Kızıldeniz’i ortadan ikiye ayırışımı yontuyorlar herhangi bir rahmin içine. Ve sonra yine ben… Evet, yine ben doğuyorum.

Beni yaratan hiçbir hünerli elin, yokluğumu ortaya koyacak kadar marifeti yok. Beyaz bir beze sarılıp toprağa gömülmek marifet olmuş bu heykeltıraşların nezdinde. Vasiyetimde demiştim oysa: Beni bir İngiliz kraliyet hanedanlığına mensupmuş gibi giydirin. Yüzüm; Leonardo da Vinci’nin, aynada kendi yokluğunu görünce şoka giren Mona Lisa’sı gibi olsun. Ve sonra beni yakın. Doğaya salın küllerimi. Dört bir yandan kuşatıp ele geçirmek istiyorum Tanrının mabedini. Bir gece yarısı ansızın dünyayı sonuyla yüzleştirmek için. Bilin isterim; işte o gün üzerinize çöken karanlığınız, mezarlarınızdan kalkacak ölüleriniz ben olacağım. Hiç umulmadık bir anda, kıyamet bile daha tatlı gelecek insanoğlunun son nefesine. Tam o gün şansa bırakmayacağım hiçbir şeyi ve dünyaya gelen ilk canlı evirilmeyecek bir daha insana. İradesizliğimden yana şüphe getirmeyecek olsaydım o elma ağacının meyvesi yasak edilir miydi hiç bana? İşte tekrar aranızdayım…

Tanrı lütfedip bir böcek olarak yaratsaydı insanoğlunu, ancak bu kadar hayıflanırdı sanırım hâline. Bir köpeğin soğukta tir tir titreyişini giyinmişim üzerime, kokuyorum. Kokluyorum yanıma yanaşanların insanlığını bu sayede. Meleklerim olsa onları köpek olarak yaratıp insanoğlunun arasına salardım kendi siluetimde. Ey öz kardeşini nohut iriliğinde taşlarla taşlayıp onları kutsayan yaratıcı! Şeytan, köpeklerinin vaazlarında gizlenmiş havlıyor meleklerine. Bunun bir dini varsa peygamberi Nuh olmalı. Beklentilerimden kendimi azlettiğim gün, bir rüyadan uyanmıştım. Hala sırt üstü sürünüyorum bir doğrultanım olmadan. Mezarım bir kuvözün içinde. Yağmur toprağı dölledikçe açıyorum. Mabedim çöllerde gizli. Herkes beni bir serap zannediyor ama aşıldıkça varılamayan o vaha benim. Bir kaktüsün dikeninde hayat buluyorum. Bir devenin ağzından akan kanla karışık salyalarından bürünüyorum yine ete ve kemiğe. Hiç o gemiye binmemeliydim belki de.

Külleri küllere, düşleri düşlere bulanıyor böylece aksak bir ruhun. Elimde bastonumla ağır kalıyorum onu takip ederken. Adımlarımız sekmeli. Durup mola veriyoruz her ağlayışımızda. Kimi zaman aristokrat bir ailenin inci küpeli kızı susturuyor bizi; kimi zaman bir alkoliğin satırlarında çığırmaktan aklımızı yitiriyoruz. Ebedi ortak bağımız var ama aksak ruhla Meryem Ana’dan kalma. Bu, beni yaşarken saygın, gömülürken inançlı biri hâline getiriyor her seferinde. Ne kadar günah işlersem cennetteki yerim o kadar sağlamlaşıyor böylece. Şarap içerken bir cinayetin komplosunu tasarlamaya bol vaktim oluyor bu sayede. Ama peyderpey kurban edilen hep ben oluyorum. Meşruiyetini kaybetmiş vaazlarda tecavüze uğrarken köpek olarak buluyorum cansız bedenimi. O kadar yorulmuşum ki… Kaç baston eskittim bu bedeni taşıyamayan. Seken bir ruh önde, ben arkasında onu takip ediyorum; nereye varacağımı bilmeden. Yeni bir beden kılıfına girinceye kadar arıyorum merhametin kıvılcımını öteki tarafta. Kendimi hep peygamber olmadığıma inandırmak zorunda kalıyorum insanoğluna. Kutsal ananın gayrimeşru oğlu yine yükseliyor göğe, kavuşamadan babasına. Cennetin en işlek bahçelerindeyim. Çok aradım ama Tanrının cesedinden bir iz yok hâlâ.

Sedat Sınakçı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...