Söylenceler

Gece Gündüz
A A

Söylenceler

Televizyondan nefret ettiğimi fark ettim az önce. Hayır, yayınlanan programların içerikleri yüzünden falan değil, bu böylesine bilinçli bir nefret değil. Ondan yükselen o gereksiz gürültüden nefret ediyorum. Sessiz bir şekilde izlenen herhangi bir program umurumda değil. İşin içine zihnimi alt üst eden ve ondan yükselen bir ses girdi mi sinirleniyorum. Neydi, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mı? Kendimi çağın bencili ilan ediyorum. Ve tabi bir şeye odaklanmaya çalışırken birden yükselen arka sokaktaki teyzenin torununu çağırma sesi var; sonra yokuştan tırmanmaya çalışan yüz yıllık minibüsün sesi; aa bir de telefonun titreşim sesi… Nefret ediyorum. Cümleyi bitirdiğim an önceki yazdıklarıma şöyle bir göz geçirip gülümsüyorum ve içimdeki şımarığa bir selam gönderiyorum. Biz hıncını kalem ve kağıttan çıkaranların nefretleri cümle sonundaki noktayla birlikte sona eriyor neticede.

Hikayeler yazıyorum. Hem de 12 punto, Times New Roman yazı tipiyle, 1,5 paragraf aralığıyla, dilekçe yazar gibi yazıyorum. Çevremdeki insanların içinde kendilerinden iz aradığı hikayeler… Hayır anne, bu mevzunun seninle bir alakası yok. Ve hayır, bu mevzunun benimle hiç mi hiç alakası yok. Belki biraz, çok da emin olamıyorum. Sonra hikayemin kahramanlarına isim vermeye çalışıyorum. Alelade isimleri olmamalı, onlar birer kahraman. Üzerinde düşünülmüş ve onların karakterlerine yakışan isimler olmalı. Bu önemli bir mesele. Fakat karar veremiyorum bir türlü. Neticede isimsiz kalıyor kahramanlarım. Onlara acıyorum, çünkü isim seçmekte bile mahir olmayan bir kalemin ucunda kaderleri.

“İyi hikayeciler biraz delimsi olur.” demişti bir dostum. “Düşünsene 3 yaşında bir erkek çocuğunu ve menopozun başlarında bir kadını çıkaran aynı zihin.” Düşünüyorum, açıkçası biraz haklı buluyorum; iyi bir hikayeci olmadığım için bir miktar seviniyorum ve bir miktar da üzülüyorum. Delimsi olmaya özendiğimi fark ediyorum.

Cümleleri deviriyorum oraya buraya. Sakarlık ruhumun derinliklerine işlemiş. A sakarlık değil, dikkatsizlik. (Ne deniyordu, retorik mi?) Üstüne bir de düzenleyip kurallı yapma çabam yok mu! Kırık vazoyu yapıştırmaya çalışmak gibi. “Özne, sen başa dostum. Yüklem nerelerde? Kaçmış serseri yine!”

Herkesin çok bildiği bu çağda çoğu zaman beynimin uyuştuğunu ve fikirlerimin iç içe geçtiğini neticede karmaşayla karşı karşıya kaldığımı görüyorum. Bu kaosun ortasında fikirleri ayırt etmeye üşeniyorum ki sonu hep bilmemekle bitiyor.

Tümüyle ilgisiz velhasılıkelam; herkes bizim iyiliğimizi düşünüyor, biz hariç.

Rüveyda Yılmaz

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...