Söylenceler – 7

Gece Gündüz
A A

Söylenceler – 7

Telefonumun alarmıyla uyanıp saatle göz göze geldiğimde, “Ama daha sabah bile sayılmaz ki…” diyerek yön değiştirip uykuma devam edemeyeceğim vakitlere ermenin acısını; her sabah gözlerimi açtığımda içimde bir yerlerde kendine taht kurmuş boşluğun burukluğuyla birlikte yaşıyorum. İsteksiz adımlarla banyoya gidip aynayla karşılaştığımda, gözlerimin altında ne zaman oluştuğunu bilemediğim ve gitgide derinleşen karartıları uzun uzun izledikten sonra yüzümü yıkıyorum. Botlarımın fermuarını çekerken saate bakıyorum. Büyük ihtimalle kaçırdığım otobüsün gecikmiş olma olasılığına sığınarak, adımlarımın uzunluğunu ve ritmini arttırıyorum. Durağa geldiğimde gözlüğümü takmadığımı fark ediyorum. Hep bu anda fark ediyorum. İhtiyacım olan ilk anda eksikliğini hissediyorum. Unutkanlığıma bir kez daha lanet edip beklemeye koyuluyorum. Otobüs geliyor, çoğu zaman da gelmiyor. Çünkü yetişilmesi gereken bir yer varsa, geç kalmak yazgıma itinayla kazınmış. Kendime yüklenmek istemediğim vakitlerde yazgıma sığınırım. “Yazgım buymuş demek ki.” derim, “Yapacak bir şey yok.” derim; yapılabilecek bir şeyleri yapmak istemediğim zamanlar…

Benim kocaman ruhsuz binama vardığımda, tam kart basarken yan taraftan geçmeye çalışan adamın kartı çalışmıyor. Benimkini basabilirim ama hırlı mı hırsız mı olduğu konusunda emin olamıyorum. Şüphecilik içime işlemeye başlamış daimi bir özellik halini alalı çok olmadı ama benimsemeye başladığım kesin. Çok şey görmedim ama gördüğüm kadarı yetti. “Bir de bu taraftan deneyin.” diyorum, geçtiğim yeri işaret ediyorum. Teşekkür edip gülümsüyor ve geçiyor. Gözlerimi yumup açıyorum. Rica etmeye üşeniyorum anlaşılan.

Daireye girdiğim anda dudaklarım kendiliğinden yer çekimine meydan okuyor ve uçları yukarı doğru kıvrılıyor. “Günaydın, kolay gelsin…” içerikli birtakım cümleler dizisiyle insanları selamlıyorum. Eşyalarımı yerleştirip içeri geçtiğimde, müdür yardımcılarından biri “Rüveyda Hanım, gitgide küçülüyorsunuz yahu.” diyor. Oysaki büyümem gerekirdi. “Değil mi müdürüm?” diye ekliyor da diğer müdür yardımcısına bakarak. Onaylanma ihtiyacı. İkisi de bana bakıyor, bir şeyler söylemem lazım. “İçimdeki boşluğa doğru çöküyorum.” diyorum içimden. Dışarıdan “Olur öyle arada.” diye duyuluyor.

Recep giriyor içeri. “Çay söylüyoruz, içer misiniz?” diye soruyor. Bana bakıyor “Avukat Hanım, çay söyleyelim mi?” diyor. Oysaki ismimi bildiğine eminim, neden hep böyle hitap ediyor? İnsanlar bana böyle hitap edince, “Neyin içine düştüm ben böyle?” diyerek bir sigara yakasım geliyor. Psikolog bir arkadaşım, sigarayı seninle örtüştürdüğüm için canım sıkılınca aklıma gelen ilk şeyin sigara olduğunu söylüyor. Sigaraya başlamadım ve evet, psikologa da gitmiyorum; sadece arkadaşız. Neyse, Recep hep içine doğru konuşur. Daireler arası atom karınca gibi dolaşır; en çok o çalışır ve en çok onun sesi içine doğru çıkar. Bir de gözlüklerinin üstünden bakar. “Çay için çok erken.” diyorum. Recep benden çekiniyor, biliyorum. Oysa ben onu ellerini gördüğümden beri tanıdık hissediyorum. Elleri seninkilere benziyor.

İşleri hallediyorum, büroya gidiyorum. Dilekçeler yazıyorum, kararlar buluyorum, ders çalışıyorum, insanlar geliyor, insanlar gidiyor, çokça dinleyip biraz konuşuyorum… “Merhaba kızım,” ile başlayıp “Aaa öyle mi, çok da küçük duruyorsunuz.” ile bitiriyorlar. “Sunuz” diyorlar. “Ben genç olamadım, ben küçük görünen bir ihtiyarım.” diyemiyorum. Gülümsüyorum.

“İmla hatalarını bulalım.” diyor sonra biri. “Yazgıdakileri mi?” diye soramıyorum. Yazgı. Yazgımdaki en büyük imla hatası benim. “Yazgı, kaderden daha güzel bir kelime.” demişti biri. O birini hatırlamıyorum. Şimdi ne alakası var bilmiyorum. Bazen duvarı izliyorum. Dinlenmek için duvarı izliyorum. Çokça yorulup bazen duvarı izliyorum.

Gerçekliğe olan bakış açımın değiştiğini hissediyorum. Üstelik bunu biraz da bilerek yapıyorum. Karşımdakilerin pratik kitabındaki Bay A, Bayan B olduklarını varsayıyorum. Çoğu zaman evrak üzerindeki İsim ve T.C. Kimlik Numarasından ibaret oluyorlar. O kadarlar sadece. Bir sürü isim, bir sürü… Yakınıyorlar, üzülüyorlar, ağlıyorlar, korkuyorlar… “Anlıyorum.” diyorum. Anlamamak için kendimi zorluyorum. Kapıdan çıkıp gittikten sonra duyguya dair şeyleri daha az düşünüyorum. Somut olaya odaklanıyorum. Düşünürsem anlarım çünkü. Üzülenden çok üzülür, kızandan çok kızarım. “Herkesin acısını, korkusunu, hüznünü yaşasam; içimdeki boşluğu karanlıklarla doldururum.” diyorum. Karanlıklarla doldurmak ya da içindeki boşluğa doğru çökmek… Beni sevmeden benimle mutsuz olması ya da beni sevmeden bensiz mutlu olma ihtimali. Zihnim daima konuyu sana bağlıyor.

“Canın mı sıkkın senin?” diye soruyor biri. Bu aralar bana sorulan revaçta sorulardan birincisi. İkincisi de “Bizim bilmem kimden kalma bir tarla vardı…” Canım mı sıkkın benim? “Yoo.” diyorum. “Her şey yolunda.”

Herkes yolunda.

Rüveyda Yılmaz

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...