1048

Gece Gündüz
A A

1048

Her şehrin kendine özgü bir rengi ve kokusu olduğunu düşünürüm. Kokusunu ve rengini sevemediğim şehri sevemem. İşte bu yüzden bir şehrin rengini ve kokusunu tutturduğumda, onu benimserim ve ondan vazgeçmek zor olur. Belki o rengi ve kokuyu veren içindekilerdir. Apartman kapısı açıldığı anda merakına yenik düşüp balkonda biten Ayşen Teyze, dükkanın önünden geçerken selamımı eksik etmediğim adını bir türlü hatırlayamadığım tuhafiyeci amca, her gün ya sabah ya da akşam seferine denk geldiğim Ali Dursun Abi mesela… Klasik bir mahallenin sıradan insanları… Fakat rengini ve kokusunu eskiden sevdiğim bu şehre kesin dönüş yaptığımda bir şeyler değişmişti ve sevememiş, alışmak istememiştim. Kimse de “Aman iki gözüm, sen alışmazsan bu şehir anlamını yitirir.” dememişti. Ben de alışıp alışmamayı umursamamıştım. Neticede nefes alıp veriyordum, hayatta herkes yaşamak zorunda değildi. Bana da bu yetiyordu. Belki de rengi de kokusu da laf kalabalığında ötesi değil, bilmiyorum.

“Pardon, 1048 numara buradan geçiyor mu?” cümlesi beni zihnimden çekip dünyaya ve olduğum zamana getirdi. Sesin geldiği yöne doğru baktığımda yanımda bir adamın oturuyor olduğunu gördüm. Bu adam ne zamandır yanımda oturuyor acaba? Şu an yıllardır işitmiyor da yıllar sonra ilk kez bir sesi işitmişim gibi şaşkın bakmıyorumdur umarım. Bir de alışkanlıklarım hakkındaki ufak detayları umuma açmışsam tamam…

“Aa… 1048. Anımsıyorum ama emin değilim.” dedim. “Anımsamak, beklemek için yeterli bir olasılık.” dedi ve göz kırptı. Samimiyetsizce tebessüm ettim. Bekleyip beklememesi ve benim üstüme yüklediği sorumluluk pek de umurumda değildi.

“Hava çok sıcak, güneşte kaldınız. Bu tarafa geçebilirsiniz isterseniz.”

“Kar yağıyor.” dedim.

“Deli misiniz?”

En kibirli halimi takındım hemen; “Ne münasebet. Ben deli değilim.”

“Haklısınız. Bazen sadece bizim farkında olduğumuz karlar yağar, dikkat edin kalbinizi üşütmeyin.”

Aslında biraz tırsmıştım. Tuhaf bir görüntüsü vardı. Başının yan kısımlarındaki saçları dökülmüş ortası oldukça gür ve arkaya doğru taranmıştı; tırnakları normal sayılamayacak kadar uzun ve iç kısımları kirden simsiyah olmuştu; çenesinden birkaç tel sakal sarkıyor, konuşurken sallanıyorlardı. Giydiği takım elbisesi kırışık ve özensizce bağlanmış kravatının arka kısmı ön kısmından daha uzundu. Tüm bu inceleme neticesinde fikrimi değiştirmiş ve görüntüsünün çok da tuhaf olmadığı sonucuna varmıştım. Ama bakışları… İşte tuhaf kelimesini karşılayacak olan bakışlarıydı. Gözlerimin içine gözünü kırpmadan bakıyordu ve sanki göz bebeklerimin ısınmasına neden oluyordu.

Her sabah tüm şehri barındıracak kadar kalabalık olan durağın bugün kimsesiz olacağı tutmuştu.

“Hangi otobüsler geçiyor?”

“1258 numaranın geçtiğinden eminim.” dedim bıkkınlıkla. Zihnine odaklandığında bineceği otobüsü bile kaçıran biri için diğer otobüslerin pek anlamı kalmıyor maalesef.

“Anladım efendim” dedi.

Efendim… Bu kelimeyi her duyduğumda yüreğinin kor olmasının ne demek olduğunu tekrar tekrar anlardım. “Annem güzel kahve yapamıyor, sen bana öğretirsin belki.” demişti. Ben de en içten tebessümlerimden birini fırlatmıştım ortaya ve yere bakmıştım, tam parmak uçlarıma. Yüzüne bakamazdım ki ben. Yüzüne bakınca kalbim göğüs kafesime sığmazdı, dünya daha da karmaşık olurdu. “Olur mu efendim?” demişti. Kafamı sallarken “Olur.” demiştim ama bana ait olduğunu o an öğrendiğim bir ses tonuyla. Sonra hep efendim diye hitap etmişti, ta ki aniden gidinceye kadar. “Hayat işte.” demiştim. Verdiklerine çok güvenmemek lazım, bir verdiğini misliyle geri alırdı. Aşinaydım.

“Eminim ki hala yalnızdır. Japoncasını bir üst seviyeye çıkartmış, yanına bir dil daha eklemiş, yüksek lisansının birini bitirip diğerinin sonlarına gelmiştir. İşini her şeyden çok seviyor.” dedi.

“Saçları da seyrelmiştir iyice. Ne çok dert ederdi kendine. Ama bunu dert etmesi bence boşunaydı.” dedim heyecanla.

“Sencesi çok da önemli değildi onun için.”

Cümlesini bitirdiği an anca durumun garipliğinin farkına vardım. Ya ben iyice kendimce düşünmeyi unutmuş aklımı umuma açmıştım ya da bu adam utanmadan zihnimi okuyordu.

“Falcı mısınız?” diye sordum sesimin titremesini bastırmaya çalışarak.

“Sayılır. Eskiden yoğun bir işim vardı ancak kısa bir süre önce emekliye ayrıldım. Artık bana ihtiyaç yok. İnsanlar yeterince tercihlerini doğru yönde kullanabiliyorlar. Ben de emekliliğim süresince durak durak dolaşıp, hayatına değdiğim insanlarla muhabbet etmeye karar verdim. İnsanlar beklerlerken daha rahat düşüncelerini açıyorlar kendilerine. Nice hesaplaşmalar dönüyor içlerinde. Muhabbet etmek için uygun bir yer.”

“Demek hayatıma değdiniz? “ dedim şaşkınlıkla. Sesimi biraz yükseltmiştim galiba, etrafıma bakındım. Bazen bunu yapıyorum, ses tonuma hakim olamıyorum. Böyle tuhaf bakışlara sahip birini unutmam pek de mümkün değildi.

“Sorun değil.” dedi. “Durak ikimize rezerve. Elbette hayatınıza ufak dokunuşlar yaptığım oldu ancak o kadar durağan bir hayat ki pek bir şey katamadım size. Mesela üç sene önce bankada sıra çok diye başkasının sırasına geçtiğinizde; sonra size ihtiyacı olan arkadaşınıza öyle olmamasına rağmen hasta olduğunu söylediğinizde; yine aynı sene astınıza tüm işleri yaptırıp kendi elinizden çıkmış gibi davrandığınızda ufak temaslarda bulunmuştum. Tüm bu ufak tefek şeylerden tatmin olduğumu söyleyemem. Daha eğlenceli ve heyecanlı hayatlara dokunduğum zamanlar olmuştu. Sizin hayatınız biraz boş zaman uğraşıydı.”

Başkasının sırasına geçmemiştim ki… Sıra zaten boştu, üstelik benim acelem vardı. Gerçekten hastaydım. Tamam değildim ama üstümde bir kırgınlık vardı işte. Hem işleri başkasına yaptırdığım falan yok, buna iş bölümü derler. Nasıl bir hayata temas ki bu boş zaman uğraşı gibi değerlendiyor hayatımı. Yaşanmaktan vazgeçilmiş olsa da vakit harcanmış, emek verilmiş bir hayat neticede. Şeytan diyor ki…

“Yoo, ben bir şey söylemedim.”

İşte 1048 numaralı otobüs gelmişti.

Anımsamak, beklemek için yeterli bir olasılıktı.

Rüveyda Yılmaz

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...