Defne

Gece Gündüz
A A

Defne

– Pınaaar!

– …

– Pınaaaaar!

– …

– Pı..

– Hı?

– E haydi, gidiyoruz.

– “Cık,” ben gelmiyorum.

– Ama en sevdiğin yere gidiyoruz, hava harika.

– “Cık.”

– Ama neden?

– Çünkü bugün teyzeyim!

***

Ben nasıl bir manyağım biliyor musun sevgili okuyucu, sorumluluk manyağı! Bilmiyorum, nasıl olmuşsa olmuş, öyle formatlamışlar beni. Bana bir iş ver, bir görev, bir sorumluluk; sonra arkanı dön ve çık… Aslında çok şikâyet ederim bu durumdan fakat “Can çıkar huy çıkmaz.” lafı var ya; hah işte onu bana söylemiş atalar.

Amma velâkin bir konu var ki o konu hep almaktan kaçtığım bir sorumluluk olmuştur. Dur sana sevgili Teoman’ın şarkısındaki sözlerle anlatayım durumumu:

“En sevdiği ses, çocuk sesi.
Güneşli, billur, neşeli.
Oysa yıllar var ki kendi, anne olmayı istememiş
Çekip gidebilmek için bir gün, geride ekmek kırıntıları bırakarak,
Kuşlar yesin diye ayak izlerini.
Kalmasın ne bir sızı ne kalp yarası…”

Hah işte benim o. Dünyanın en zor sorumluluğu anne olmak, bir canın sorumluluğunu almak diye düşünmüş ve hep “Tamam canım, ben almayayım.” moduyla uzaktan çocuk sevici olarak gezmişimdir ortalarda.

Sonra hayat, “Sen kaçarsın da ben de boş durmam, kovalarım.” dedi bir gün. Bundan iki buçuk yıl önce, bilmem ne hastanesinin yeni doğan ünitesinde “Ce-ee!” diye minicik bir el bırakıverdiler avucumun içine. O ufak kalbi, sanki avucumun içinde atıyor gibiydi. İşte o gün anladım ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. E malum, teyze eşittir anne yarısı.

Uzunca bir süre kucağıma almakta, ona dokunmakta güçlük çektim. Öyle narin bir şey ki pamuklara sarmak lazım kanımca. Hele ilk baş başa, yani yalnız kaldığım anı hatırlıyorum da… Sanırım hayatımda hiçbir an, o baş başa kalma anları kadar korkmamıştım. Bildiğin kırmızı alarm durumu yani sayın okuyucu!

Şimdi işte, gözümün önünde büyüyor, beni de büyütüyor. Ufacık şeylere attığı kocaman kahkahalar, gözlerini kocaman açıp gözlerimin ta içine baktığı anlar, hiç bitmeyen ve bana da bulaştırdığı harika enerjisi, anlatılabilecek gibi değil. En kötü ruh halimde bile benim Lokman Hekim’im o, Defne… İnsan ismiyle müsemma imiş ya belki ondandır. Herkesin bildiği mitolojik Daphne hikâyesi dışında, biyolojik bir hikâyesi de var Defne’nin. Yaprakları ve meyveleri şifa verirmiş zira. Benim Defne’min yaprakları da elleri. Uyku saatlerinde kucağıma bıraktığında kendini (huyudur) hemen ellerinden birini kalbimin üzerine koyar ve oraya dokunarak uyur. Bu hiç değişmedi, umarım bundan sonra da değişmez. İtiraf ediyorum, sırf o harika sakinleştiriciliği yaşamak için uykusu yokken de uyutmaya çalıştığım zamanlar oldu onu. O an dünya yansa umurum değil biliyor musun sevgili okuyucu? Ezbere koşturmacası içinde hayatın, yani biz zemin katlarındayken dünyanın, o tam da en üst bulutlardan sesleniyor ruhumun derinliklerine… Öyle masum ki entrika desenli kıyafetleriyle gezen insanların içinden sıyrılıp içinde sadece huzurun olduğu, pamuktan bir gezegenin içine yerleşiyormuşum gibi hissettiriyor masumiyeti bana; kalbimin odacıklarında bembeyaz kuşlar kanat çırpıyor.

Belki de ben çok abartıyorumdur bu duyguyu, bilmiyorum. Umurumda mı? Değil; abartılı sevmeyi severim zaten. Fakat bu denli kimyamı değiştiren çok az şey oldu bu yaşıma kadar hayatımda. Bu yüzden çok kıymetli; abartmaya devam edeceğim anlayacağın.

Uykusu kaçsa uykum kaçacak, yemek yemese aç kalacağım, canı yansa canım yanacak, gülse ömrüm uzayacak… Yani aldım başıma “bela”yı, sorumluluğun hasını…

“Ştttt,” Apollon! Tanrısın manrısın anladık da ben de teyzeyim teyze; geri dur bakalım.

Nil Karaibrahimgil söylesin o zaman: “Benden Sana”

Pınar Pia

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...