Karanlığa Gizlenmiş İnsanlık

Gece Gündüz
A A

Karanlığa Gizlenmiş İnsanlık

Gündüzden kalma bir karanlık çöküyordu asfalta, günde çoklu sayılar sırasınca basıp geçmesinin amaçsızlığıyla…

Geceleri yalnız olmayışının verdiği renksiz siluetinin gururuyla geçirdiği saatlere yaklaşmıştı. Gecenin 2’ye çalan anlarında, dakikalarca kalabalıklaşmış ama saatlerce eksilmişken, adımları yavaşlatmak vaktin bu saatinde kimseden bir şey eksiltmezdi. Kaldırım taşlarının kenarlarında, ayak numarasının büyük olmasının verdiği haksız gururuyla adımlar, taşlar üzerinde karış karış atılıyor, denge bozulmaya başladığı sırada kollar uçak moduna alınarak açılıyordu. Fakat denge bozulup düşerse başladığı yerden tekrar devam ediyordu. Bu yaptığı eylemi, gecenin bir köşesine kendini de iliştirme arzusunu, gündüzün bedeninde eksik kalan eylem kumpanyası öksüzlüğüyle perçinleyip, karanlığın katman katman gizemine sızıyordu. Başka bir dünya da olduğuna inanıyor kulağına saatin 3’e vurduğu söylentisinin çalındığı bir gece yarısında. Arabalar duruyordu dengeli bir siyahı renkleriyle bölen bir ışık düzeneği altında. Sesi gündüzü kıskandırmak için geceye vaat edilip, müzik olduğu tartışması eşiğinde insanlar özlerine dönüyor, karanlığın her zaman bütün pislikleri gizlediği yalanlar türküsünü mırıldanarak…

Kuşlar bile görünmediklerini biliyor olacaklar ki, havada attıkları taklaları gündüze emanet edip, gece sadece bir ağaçtan diğerine konmak için üç beş çırpınışa tanık ediyordu gözleri. Bir kadın bozuyordu bütün dengeyi, gecenin kendine yakıştırmadığı teninin beyazlığıyla süzülüyordu, dakikaların gözlerini 3 den ayırıp buçuğa sürüklediği acımasızlıkla…

Bir adam gündüzden ümidini kesmiş olacak ki elini cebine iliştirip geceyi yakalamaya çalışıyor. O vakit kaçak bir ışık huzmesi gözlerini alıyordu. Tenine atfedilmiş dünyevi her şeyi ortasında bırakarak, boyun yetilerinin her açısını kullanıp, sonunda hüzünle karşılayan kehribar kokusu çalınıyordu buram buram…

Gündüzün sıcaklığından kaçırılmış, geceye özenilmiş ruj koyuluğuyla bir şarkı dökülüyordu tazelenmeyi bekleyen bir dudak kenarından. Adam melodiye kulak kabartmayı bir anlık geçirse de, gözleri tereddütsüz bir göz devirme çabukluğuyla sarıyordu bütün bedeni ve ardından erkek olmanın verdiği hormonsal haklılığıyla, biçimi beğeni üzerine kurulsa da içeriği ağır sözlü şiddet barındıran cümleler, kelime olmanın utancıyla saçılıyordu geceye:

– Geceyi güzelliğinle kıskandırdın be güzelim!

Kadın kesiyordu şarkıyı yalnız olmanın korkusuyla. Ellerine tutuşturuyordu etek uçlarını, göz hapsine maruz kalmış etek boyunun utancıyla birkaç cm uzar ümitsizliğinden habersizken. Korkunun teşvikiyle salgılanan adrenalin hormonu, bütün sıcaklığıyla sarmaya başlıyordu bedenini ve adımlarını gecenin karanlığına hızla atıyordu. Bir soluk karşılıyordu onu yaklaşmakta cüretkar olan tavırların eşiğinde. Kadın soluğunu tutuyordu soluğunda izi kalacağı tedirginliğiyle, daha da yakın olan mesafeyi açmaya çalışıyor nereden gitse dur durak bilmeyen kelime dağarcığına yakalanıyordu.

– Acelen ne güzelim sabaha yetişmek için acele etmene gerek yok ama illa gideceğim diyorsan ben eşlik ederim seve seve.

Böyle anlarda ne yapılırdı gibi bir yığın eylem dolanırken zihninde, sayıp sövdüğü telefona sarılıp birilerini aramayı düşündü ya da arıyormuş gibi yapıp bir şey olursa olay yerinin konumu biliniyor korkusunu korkaklığını kamufle ettiği bir öz güvenle kulağına götürüyor, hasbıhali yarım kalmış edasıyla nereden tutup konuşsa da sesinin ürkekliği gecenin rüzgarlı şöleni sandığı bir titreme alıkoyuyordu bütün bedenini.

– Yaklaştım bende size alt sokaktayım ama karıştırdım sanırım kayboldum beni almaya gelir misin?

– Ben yardımcı olayım güzelim bana söyle adresi.

Ah şu erkekliğin kuşattığı bedenin en öz güvenli saat diliminde, gece mi karanlığına gizlemişti insanları yahut insanlar tanık olmama arzularını karanlığa mı yüklemişlerdi? Etraf gündüzün doğurduğu insanoğlunu, karanlık olduğunda varla yok arası bir hiçliğe büründürüyordu. Görme yetisi yüzde elliden “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” öğretisine bırakıyor. Bir kadın siyahın en deruni tonlanmasına emanet ederken bedenini, bütün sessizlik boğuyordu bütün ürkek ruhunu. Oysa adımları en küçük parmağıyla bile ele veriyordu halet-i ruhiyatını. Ama kadın dediğin parmak ucuna kadar bütün bir damar yumağını es geçmeden hissettirir güçlü olması gerektiğini. Çünkü fısıldıyordu her çaresiz anında anaerkil ruhu, “Dayan” diye. Kadın tüm bunları peşine takarak her bir adımı atarken, erkekçe ortaya saçılmış bakışların çelmesine takılıyordu. Kendine daha gelemeden bir ses bitiyordu narin boynunun kıvrımlarında.

– Acele etmene gerek yok güzelim gece uzun gidersin iki sohbet edelim!

– Bırakır mısınız gitmek istiyorum!

– Tamam güzelim bende gidemezsin demedim biraz sohbet edelim sonra gidersin dedim.

– Bırakır mısınız gitmek istiyorum!

– Ben bırakacağım seni gittiğin yere biraz sohbet edelim gece uzun.

– Bırakır mısınız gitmek istiyorum!

Kadın son çığlığını siyahın en karanlık arka bahçesine emanet etmiş, geceye saklanmış insanlığın sinesine dahi ilişmeden. Ve o gecede bu ülkenin dilinin “Erkekçe” olduğu narin yaratılmış bedeni bir çöp konteynerine layık görüldüğünde nakşedilir, göklere yolculuk yapan ruhuna…

Oysa bir kadın göçerken dünyadan; çoğulluğun haklı sayılmayıp, “Erkektir yapar” haklılığının meşrulaştırıldığı ülkemde, bir son dakika haberi bölüyordu 10 saniyelik bir manşet ile üstüne düşen görevi yerine getirerek “SABAHA KARŞI BİR ÇÖP KONTEYNERİNE ATILMIŞ CANSIZ BİR KADIN BEDENİ BULUNDU!!!” ardından gece göz yoklamasıyla aranan insan nüfusu vicdanını gün ışığında bulmuş olacak ki, tanıdık tanımadık herkes orada. Ama rutin yapılan cenaze sırasında bir kişi bozar bütün vicdan muhasebesini ve hoca döner der ki:

– Ey mevta sen bize hakkını helal ediyor musun?

 

Pericihan Cansu Saykal

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...