Kuyu

Gece Gündüz
A A

Yanlarından geçerken değil, içlerinde yürürken daha korkunç bir yer haline geliyor aslında mezarlıklar ama artık öyle değil. Üç tane “üçyüzaltmışbeş” gündür buraya geliyor. Bilhassa geceleri, evet; çünkü gözyaşları, geceleri daha manidar olsa da onları karanlıkta kimseler görmüyor.

Mermerden müteşekkil o kuyuda yatan, altı harfli suçsuz hariç.

Bir-iki… Başucu tamam. Bir-iki… Ayakucu da öyle. Baştan ayağa uzanması için adımlamaya dahi ihtiyaç duymuyor zira sekiz aylık mezarlar çok uzun olmuyorlar. Hemen ulaşılıyorlar, hem de bir çırpıda ama gerilerinde virane kalmış insan içleri bırakarak.

Üç sene evvel tesadüfen önünden geçtiği bu sekiz aylık mezarı ilk gördüğünde bir bayram günüydü ve ortalık, şeker torbalarıyla karışık kolonya kokuyordu. Mezarın başucunda iki sarı, ayakucunda da iki mavi şeker vardı. Sarıları baba, mavileri ise anne bırakmıştı ya da tam tersi ama artık pek de önemi yoktu.

Eskisi gibi olmayacaktı hiçbir şey, orada durup orada yatana bakarken…

Hayattaki en asli görevinin, her Cuma gecesi bu mezarı ziyaret olacağını, hayat devam ediyormuş da onu gemiye almamışlar gibi hissettiğinde anladı ya da anlayacaktı. Fark etmezdi. Şekerler dört taneydi, her Cuma yerlerine bırakılacaklardı, dualarsa çocuklara kalmıştı…

Bir sonraki sefer gittiğinde, şekerleri yerinde bulamıyordu. Haliyle… Daima mezarların arasında dolaşıp plastik şişe ya da bidon toplayan, kavruk tenli çocukların aldığını düşünüyordu ve içten içe seviniyordu buna. Neticede çocuklar şekerlere gitmiyordu, şekerler onlara geliyordu ve bu çok adil bir ödeşmeydi.

Bir şey oldu. Garip aslında ve durum farklıydı bu kez. Hayır, emindi ve daha dün gece oradaydı ve o renkler onun renkleri değildi. Şekerler altı taneydi, yanlarında da ince fakat dokunaklı bir kitap… Eline aldığı kitap, Martı Jonathan Livingston’dı ve tok bir erkek sesinin sorduğu “Burası sadece senin sığınağın mı sanıyorsun?” sorusunu işitene dek öylece kıpırtısız, yerinde kalacaktı.

Ayaklarının biraz daha balçığa gömüldüğünü saymazsak…

Kendi ismini tabii ki söylemedi ama gecenin o vakti, sadece fener ışığıyla yüzünü seçebildiği adamın ismini merak etti. “İsmim? Çok uzun değil; o yüzden K. diyorum.” dedi. “Başkaları başka söylüyor; hatta annem bile ama ben bunu seviyorum. Kısa ama kulağa hoş geliyor. Kitaplar gibi.”

Ve haklıydı. O, sekiz aylık o mermer kuyuya şekerler ve bir kitap bırakmıştı. Kitap bırakan birine de belki en çok K. yakışırdı.

Şaşırdı çünkü orası sadece onundu. Başka birinin, yabancı bir adamın varlığı rahatsızlık vericiydi ama dünya üzerinde milyarlarca yer varken orada, o an denk düşmüş olmaları tesadüf olamazdı ve hem zaten tesadüf diye bir şey de yoktu. Fakat hikâyenin bu kısmı, -en azından şimdilik- birbirlerine yabancı iki adamın, birbirlerine bir iki söz savurmasıyla bitecekti. Geçekleşmesi gereken şey buydu.

O sığınak, ikisine yetmeyecek kadar küçüktü.

Geceye çöken kasvetli karanlık, elbette dağıtılamazdı ama belki bir iki sesle hafifçe aralanabilirdi. K. başladı haliyle ve “Birbirimize öykü falan borçlu değiliz. Buradayız çünkü dünya küçük. Buradayız çünkü kaçıyoruz ve savrula savrula ta buralara kadar geldik. Yapraklar gibi yani düşünsene; onlar da havada dolanıp salınıp uzak uzak şehirlere varıyorlar ve en sonunda yolun birine konuyorlar. Kaderlerine teslim oluyorlar, kendilerini arabaların altlarına bırakıyorlar ve nihayete eriyorlar.” dedi.

“Bende öyle olmadı, biliyor musun? Her yanımız çocuktu, her yerimiz çocuk ve onlara acımadılar. Acımadılar, gördün işte ve ben de bu hınca ortak oldum. Yani anlamanı beklemiyorum elbette ama çocuk köşeye sıkışmıştı ve acımadılar. Acımadılar, tekmelediler, öldüresiye vurdular. Bunu önce bir oyun sandım ama son tekmeyi savurunca gerçek dünyaya uyandım. Korkutucu, biliyorum ve şu anda sen de kiminle konuştuğunu, yani seninle kimin konuştuğunu biliyorsun.”

“Bak, burayı en çok ben hak ediyorum tamam mı? Çünkü kimsenin elleri benimkiler kadar kirli değil; bu pasa, sadece yerdeki balçık yaklaşabilir, anlıyor musun? Söyle, anlıyor musun?”

Asırlarca süren, on beş saniyelik bir sessizlik oldu ve suçlu olan, tek bir soruyla karanlığı tam ortadan vurdu.

“Cezam ne?”

Ellerini dayandığı mezardan çekti, cebinden bir fotoğraf çıkardı. Işığı önce fotoğrafa, sonra da K.’nın yüzüne tuttu. Ağır aksak ilerledi, yanında durdu suçlunun. Fotoğrafı gözlerinin ta içine tuttu. Ardından başladı.

“Senin cezan, bu çocukların kara bakışlarında.” dedi. “Bu kadar kolay kurtulamayacaksın çünkü sen öldükten sonra bile peşini bırakmayacaklar senin…”

Çamura bata çıka yürüdü, düşünerek yürüdü, hayal kurarak yürüdü ve aklına geleni usulca dillendirdi.

Sadece gözleri parıldayan bir çocuk, yamalı asfaltlı yolları aynı hayale çıkarabilir.

Onur Garip

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...