Kırmızı Oda

Gece Gündüz
A A

Kırmızı Oda

Zaten konuşamıyorum da en azından eskiden yazardım. Güzel yazardım hem de ama sanırım yaşlanıyorum ve bu, beni bir miktar mutlu ediyor; çünkü hayatta elimde tuttuğum, belki de tek dişe dokunan yeteneğimin körelmesine birlikte tanıklık ediyoruz. Her şeyde etmek istediğimiz gibi. Ne dersin?

Görece uzun bir zaman geçince yaşam alanlarını paylaşırmışız gibi sanki… Yok, hayır; daha ziyade himayemdesiniz… Bir gece fotoğrafı çektim… Uykuya dalmışsınız. Sen yatak odasında, kız kendi odasında. Ben de İskandinav filmlerinin çarpık titrek görüntüleri, hangi odamıza vurursa orada gölgemi hareket ettiriyorum. Son sahnede, örneğin ışıklar sönüyor, arkadan hafif bir piyano ağır aksak ilerliyor senin adımların gibi ve daha sonra film sona eriyor. İkinizin de nefesleri geliyor kulağıma çünkü o sesleri öyle ezberlemişim ki. Ama uyurken çıkardığın o hüzünlü sesleri çıkarmıyorsun artık. Onlar, sona erdiler çünkü bunun için dikenlere bata bata, üstümüzü silke silke oralardan ne güzel çıkmamış mıydık?

Önceliğim bir süredir diğer oda. Orada yaşayan, beni bir miktar daha cezbediyor ve sen, uykunun en derin yerinde bunu gülümseyerek karşılıyorsun. Kapısında “Beklenen gün geldi, açtı laleler beyaz.” yazan odaya süzülüyorum ve minik bacaklarının arasına battaniye sokuşturan, o Tanrı imzası şeyi izliyorum. Ne büyük bir şey aslında küçücük el parmaklarıyla. Nasıl sevdiysek artık, “Hayat verdiğimiz şeye bakar mısın?” diye söyleniyorum. Beni tanıdığından beri kendi kendime söyleniyorum ve bu, senin çok hoşuna gitmiyor mu? Seni bana yollayanla konuşuyorum. Biliyorsun.

Battaniyeyi bacakları arasından çekip üzerine bırakıyorum. Yumuk gözlerinin kaşlarıyla birleşen kenarından öpüp “Daha evvel kaç sokak hayvanı kurtardıysam bilmem ki sahip olduğum şeye bir nebze vesile olmuşlar.” Diyorum; çünkü hafif açık pencereden her gün suyunu verdiğim köpek sesleniyor. En çok kıza, sonra sana. İç çekip çıkıyorum odadan.

Yanına kıvrılırken gözüm, aksinin yansıdığı aynaya takılıyor. Loş bir ortam ama saçlarınla alnının bitiştiği yerdeki benini, ağzımın kenarı tebessümden mütevellit kıvrılarak fark ediyorum. Elimle başucundaki sehpada duran ilaçlarını ezmemek için muazzam bir dikkat nümayişi gerçekleştirerek, az evvel tarifini yaptığım yerden gözüm kapalı öpüyorum. Çünkü ta 2017’nin Şubat’ında görüp gözlerim son kez kırpılana kadar unutmayacak şekilde bakmışım.

Aynı çatının altında, iki Tanrı imzasıyla yaşıyorum. Çöpleri çıkarıyorum; su içtiğim bardağı sehpada, kumandayı odanın ortasında, kitapları koltukların arasında bırakıyorum ama gene de en çok ben seviliyorum. Ortaklaşa kurulan hayalin getirdiği ortaklaşa yaşamın ta ortasına kendimi attığım ve size beni deli gibi sevme imkânı dışında başka şey vermediğim için.

Okuma ışığını açıp üç beş sayfa bir şeyler okuyorum. Sonra gözlerim, satırlarda akıp giderken aklım uçuyor; önce senin sol omzuna konuyor çünkü yatağın sağı senin. Oradan süzülüp kızın saçlarında dolanıyor, kirpiklerini sayıyor, diz kapaklarına değiyor sonra ve yolunu hiç kaybetmeden geri yerine, satırların arasına karışıyor.

Yolunu hiç kaybetmiyor çünkü o yolda, yanındaki iki Tanrı imzasıyla yürümek için hayallerini birbiri ardına sıkı sıkıya bağlıyor, düğümlüyor hiç açılmasınlar diye ve kilitliyor onları sol gözündeki mucizevi lekenin mührüyle…

Bunları yapmazsam hiçbir şey yapamayacakmışım gibi. O iki Tanrı imzası için kilidi sıkılamazsam başka hiçbir şey yapamayacakmışım gibi. Aklımı omuzlarınızdan, gözlerinizden, kalp kapaklarınızdan geçirip geri yerine koymazsam bir daha hiç hayal kuramayacakmışım gibi…

Çok seviyorum…

Mektuplar, kelimeler, satırlar, sayfalar, anne kucaklamaları, bebek hıçkırıkları kadar çok…

Seviyorum…

Onur Garip

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...