Yara

Gece Gündüz
A A

Yara

Güneş, buluttan sıyrılıp da batmaya başlayalı bir hayli oldu. Gökyüzünün buluta esir olduğu bir vakitte, yalnızca histen ibaret bir sıcak zamanda bakıldığında tirşe görünen gün, şimdi daha bir yeşile çalmaya başlamıştı. Sokakta tavuk gıdıklamalarıyla, kuş cıvıltılarıyla, çocukların aynı tonda sürmeyen bağırışlarıyla zenginleşen bir duyuş söz konusuydu. Bütün bedenini esir almış olan yorgunluk, Habbe kadını evinin duvarının köşesine bırakıverdi. Yüzü kızıllıktan ileri karamsıydı. Alın terleri, yüz çizgilerinin arasında kurumaya yüz tutmuştu. Bir an sabah dörtten beri ayakta olduğunu anımsadı. Daha bir bitkin düştü sonra. Uzaktan bakıldığında, çehresinde hasta-i gam bir ifade göze çarpıyordu. Uykusunun varlığı iyice kederlendiriyordu Habbe kadını. Uykusu, yorgunluğunu perçinlemiş gibiydi. Kasıklarında, kollarında, ayaklarında, özellikle de diz bükümlerinde ciddi bir acı hâkimdi.

Yerinden usulca doğruldu Habbe kadın. Evin girişinde bulunan çeşmede eli, elini yıkadı Habbe kadının; sonra dönüp yüzünü yıkadı, sonra da ayaklarını. Azık poşetini kapının dış kenarına bırakıp içeri süzüldü. Oturma odasının kapısını açtı, içeri baktı. Salonun tam orta yerine uzanmış bir kanı deli… Önünde bir kitap, okumaya çabalayan bir hâl. Rahatsız etmedi Habbe kadın. “Oğlum.” dedi içinden, Hüseyin’im. Usulca yarım aralık bıraktı kapıyı. Mutfağa yöneldi sonra. Üzerindeki kirli şalvarını çıkarmadan, yalnızca kollarını kıvırmakla yetindiği kirli kazağını çıkartmadan, darmadağınık olan ortamı toparlamaya koyuldu. Bir ara mutfak tezgâhının üzerindeki bulaşık, bir hayli yorucu göründü. Aldırmadı Habbe kadın. Ocağın altını yaktı. Tüpün bitmek üzere olduğu geldi aklına. Korktu. “İnşallah yemeği pişirmeye yeter.” dedi içinden. Bulgur pilavı yapacaktı, şehriye kalmamıştı. Olsundu. Şehriyesiz de olurdu. Pilav pişene dek ortalığı toparlamaya devam etti. Bulaşıkları yıkadı. Yufka çilendirdi. Fırsat buldu, banyo ediverdi. Temiz kıyafeti yoktu. Az kirli olanlarından giyindi. Kaç gündür çamaşır yıkamadığını fark etti. Yorgun düşüyordu akşamları. Gücü tükeniveriyor, uyuyakalıyordu. Umutlanmak istedi gelecekten, umudu bir balon gibi sönüverdi. Sonuçsuzdu zira. Hayatı boyunca böyle ırgatlık edeceği gerçeği, tükenmesine yetmişti. Oğlu içindi için için içerlemesi. Umursamadı. Oğlu, umudunu yeşertmişti.

“Çok acıktım anne!” dedi Hüseyin oğlan okumaktan yorgun düşmüş haliyle. “Hemen oğlum, hemen hazırlıyorum yemeğini.” dedi Habbe kadın. Dayanamazdı evladının açlığına. Daha bir hızlıca giyindi biraz kirli kıyafetlerini. Saçı ıslaktı, aldırmadı. Örtüyü başına çekiverip mutfağa yöneldi. Pilav pişmek üzereydi. Daha fazla pişmesini beklemeden kapatıverdi altını ocağın. Hemen bir tabağa koyuverdi pilavı. Alt çekmeceden çıkarttığı beyaz soğanlardan birini doğrayıverdi bir tabağa. Tuzladı, limonladı. Salona bir sofra bezi seriverdi. Pilav tabağını koydu sonra. Sonra soğanları ve bir bardak suyu koydu. Oturdu sedire usulca. Oğlunun yemek yiyişini seyre koyuldu. Derdi, kederi yok oldu o an Habbe kadının. Oğlunun yemek yiyişini seyredişi, Habbe kadını o kadar mutlu ediyordu ki…

Kapı açıldı poşet hışırtılarının arasında. “Ihı!” diye bir gırtlak temizlendi. “Babamız gelmiş.” dedi Habbe kadın içinden. Gırtlak temizliğinin çıkardığı ses, ele vermişti babayı. Baba, elinde poşetle girdi içeri. O da seyre koyuldu Hüseyin oğlanın yemek yiyişini. Yorgundu baba. Akşama kadar ayakta durmuştu. Bir lokantada çalışıyordu bulaşıkçı olarak. Hem de beş liraya. Yapacak başka bir şeyi yoktu. Hastaydı, düşkün durumdaydı. Bakıma muhtaçtı ya mecburdu çalışmaya. Ağır iş yapamıyordu. O da biliyordu inşaatta çok para olduğunu ama çaresizdi.

Hüseyin oğlan doyurdu karnını bir güzel. Soğanları da yedi taze çilendirilmiş yufkayla beraber. Doğruldu sofradan da uzanıverdi boş sedire. Önüne aldı kitabını. Anne toparlayıverdi sofrayı. Tezgâhın üzerine bırakıverdi bulaşıkları. Çilendirdiği yufkaların arta kalanını azık poşetinin içine koydu. Yanına da iki domates, iki salatalık koydu. Tuzu koydu, naneyi koydu, birkaç dilim zeytini koydu. Yarın için yeterdi. Başkaca bir şey de yoktu zaten.

Leğenin içine suyu koydu Habbe kadın. Kocasının, oğlunun kirli çamaşırlarını da aldı, bir güzel yıkadı. Bir ara aklına, komşuların yeni aldığı çamaşır makinesini getirdi. “Getirmez olasın Habbe!” dedi kendi kendine. Sinirlendi, gözleri nemlendi. Yıkadığı çamaşırları ipe dizdi sonra. Biraz dinlenmek istedi. Salona yöneldi. Baba, perde kıyısında sedirde; oğul, salonun ortasına uzanmış vaziyetteydi. Önünde de bir kitap vardı. Habbe kadın da oturdu kocasının tam karşısındaki sedire. Oturur oturmaz bastırdı uyku. Bir ara gözleri kocasına takıldı. İş elbiselerini çıkarmamıştı. Tam “Çıkar!” diyecekti, beceremedi, kıyamadı. Kocası, uykunun karnına karnına dalmıştı çoktan. Çok sürmedi, kendi gözleri de istemsiz kapandı Habbe kadının.

Gecenin yarısını biraz geçmişti ki hışımla doğruldu baba yatağından. Yüzünü yıkadı. Tütün tabakasından bir sigara doladı. Dışarıda şiddetli rüzgâr vardı. Bu rüzgârda, tam bir saat yürüyecekti. Saati yokladı. Üçü çeyrek geçiyordu. Tam vaktiydi. Kapıyı kapattı usulca, çıktı evden sigarasından ilk nefesi çekerek. Çok geçmedi, biraz sonra Habbe kadın uyandı. Yataktan doğrulurken Allah’ın adını mutlaka anardı. Daha bir dinç ve çabuk kalktığını düşünürdü hep Habbe kadın. Yine öyle yaptı. Çay koydu hemen. Patatesi soydu, kızarttı. Yufka çilendirdi. Azığını yokladı. Eski kıyafetlerini giydi, çayı demledi, altını kapattı ocağın, çıktı yola. Tam vaktinde geldi traktör. Atladı römorkuna Habbe kadın. Diğer bütün ırgat kadınlar gibi kıvrıldı kenara. İki saat de oturarak yarı uyukladı. “Tarlaya geldik.” dedi içlerinden biri. “İnşallah bugün biter buranın soğanı da başka yere gideriz.” dediler. Habbe kadın parmaklarına bakındı yerinden doğrulurken. Soğan sökmekten su toplanmıştı parmaklarında. Aldırmadı. Alaca karanlıktı daha. Yöneldi tarlaya, çaresiz, sabırlı…

Uyandı Hüseyin oğlan. Okul kıyafetlerini giyindi. Ocağın altını yaktı çayın ısınması için. Çilendirilmiş yufkayı iyice açtı. Arasına doldurdu patatesleri. Sonra bekledi çayı. Bir bardak ya içti ya içmedi. Servisin saatini yokladı. Vaktiydi. Babasının kıyafetlerinin ceplerini yokladı. Para arandı. Bulamadı. Üzüldü. En ağır küfrü savuruverdi. Kapıyı çarptı, çıktı evden…

Ömer Öztürk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...