Tesadüf Alınganlıklar

Gece Gündüz
A A

“Anlık verilmiş bir karardı, bilemiyorum. Neden burada oturduğumu; neden öne, senin yanına oturmadığımı bilemiyorum…”

Minibüste oturanlar gülüştüler hafiften. “Çok edebi bir cümle…” dedi bir tanesi. Hayatında hiç kitap okumadığı, edebi bir cümlenin nasıl olması gerektiğini bilmediği, bilemediği için sıradan, sakin bir cümle, şiirsel bir tonla belki de bilinçsizce ifade edildiğinden ona göre çok edebi oluyordu. Minibüsteki hanımcıklar dalga geçer tavırlarına bir bir devam ettiler; “Sen olmasan kim edebiyat parçalayacak…” dedi aptal olanı. “Aynen, hayatımda hiç kitap okumadığım için kırk yıl düşünsem böyle bir cümleyi asla kuramam…” diye övündü arlanmaz olanı. “Cahillik, ün yapar oldu…” dedim sessizden. Yazık ki medeniyete bel bağlamış sizler, parayı görünce ilminizden taviz verir olmuşsunuz. Kendinizce karşınızdaki insanla dalga geçtiğinizi zannediyorsunuz ama içinde bulunduğunuz bunamış ruh halinizden haberiniz yok sizin. “Ölmeye ramak kalmışsınız.” dedim. En soğuk rüzgâr, yaman tarafından büyük bir uğultuyla esiverdi. Hiç olduğumu, hiç olacağımı düşünmeden edemedim o an. Sonrasında olacak olanlar, belki de o güne kadar hiç duymadığım, duyamayacağım bir hakaretler silsilesi olabilirdi.

Olabileceklere fırsat vermeden devam ettim: “Kurduğum cümlenin düzeyi sizi neden ilgilendiriyor? Asıl utanması gereken sizlersiniz; öğretmensiniz ama sanki öğretmenliği unutmuş, sıradan bir insan misali davranıyorsunuz. Üstelik aranızdaki bazı arkadaşlar edebiyatçı. Yazık! Bazen düşünüyorum da siz, nasıl oluyor da öğrencilerin karşısında ders anlatabiliyorsunuz; sahi siz, konuları biliyor musunuz? Sanmıyorum, birçoğunuz unutmuştur. Öyle ki elinizde götürdüğünüz kitabın aynısını derste öğrenciye yazdırıyorsunuzdur. Bin dokuz yüz kırkların eğitim anlayışı.”

“Hatırlar mısınız; Esasicilik diye bir kavram var, bir eğitim modeli. Hani şu bilmem kaç yüz sene önce ortaya atılmış olan bir felsefi eğitim modeli. Siz hâlâ onu kullanıyorsunuz galiba. Baksanıza, sıradan cümleler dahi sizin için edebiyat oluyor. Gerçi Postmodernizm diye bir kavram var; sizin dediğinizi doğruluyor kısmen. Daha fazla zorlamaya lüzum yok, şimdi sizin beyniniz yanmıştır bu cümlelerden.”

Minibüs ilk durakta durdu. Öğretmenlerden bazıları indi. Bazıları da inip inmemek arasında kararsız kaldı; eve gitmekle çarşıda dolaşmak arasındaki bir kararsızlıktı bu. Tekrar seslendi şoför kanı deli: “Hocam, bir an sinirlendiğinizi fark ettim…” “Çok edebi cümleler kuruyorsun!” dedim alaycı bir ifadeyle. Tekrar zorla da olsa gülüştüler. “Yani hocam, sizin dilinize de düşmeye görelim, maazallah dil pabuç gibi…” dedi matematikçi olan. Sadece “sus” diye işaret çekti müzik öğretmeni; “Ne var ya; niye sussun ki… Adam, resmen dalga geçiyor bizimle.” dedi biyoloji öğretmeni. “Size fırsat vermek istemediğim için konuştum, dilinize düşse idim bana saydıracaktınız, biliyorum; bu sizin fıtratınızda var.” dedim ben de…

Arka taraflardan çalan telefon, ortamı bir an sakinleştirir gibi oldu. Telefonun sesi, yıllar evvel Kemal Sunal filmlerinden birinde çalmıştı. Herkes bir an tebessüm etti.

Okuldan çıkalı daha on dakika falan olmuştu; servis, öğretmenleri her zaman olduğu gibi evlere dağıtıyordu. Daha servise ilk adım attığımda -yani on dakika evvel- servis şoförünün sesi duyulmuştu. Adı Beşir’di şoförün. Benim eski bir öğrencimdi. Daha geçen yıl on ikinci sınıftan mezun etmiştik. Doğrusu pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Haliyle babasının yanında, okula öğrenci ve öğretmenleri taşıyordu. İlk başta bayan öğretmenlere adıyla hitap etmesi yeni atanan bazı öğretmenleri şaşırtmıştı. Bu laubaliliğin nereden geldiğini merak etmiyor değillerdi. Sonradan eski öğrenci olduğunu öğrendiklerinde şaşkınlıklarından biraz olsun kurtulmaya başlamışlar, öyle ki kısmi hülyalara dalıp “Acaba biz de bir gün öğrenci mezun eder miyiz?” diye düşünür olmuşlardı. “Merak etmeyin, edersiniz; daha dün başladınız, bir durun bakalım. Zaman geçtikçe bıktığınızı göreceksiniz…” dedi tatlı sarışın. “Ben mesela; artık eskisi gibi heyecan duymuyorum. Öğretmenlik, bir nevi hamallığa dönmüş durumda. Çok yoruluyorsunuz ve istediğiniz şeyleri öğrenciye anlatamıyorsunuz. Elinizdeki ders kitapları sizi o kadar kısıtlıyor ki… Bir de öğrenci boyutu var tabii. Örneğin; karşınızdaki öğrencinin derse olan ilgisinden eminseniz anlattığınız dersten zevk alıyorsunuz. Ancak emin değilseniz karşınızdakinin size anlamsız anlamsız baktığını ve bu hâlin, sizde içten içe bir hayal kırıklığı yarattığını fark ediyor, meslekten istem dışı soğuma eğilimi gösteriyorsunuz. Ama ne yapın edin heyecanınızı kaybetmeyin. Bunun için körelmeyin. Onun için üniversitede öğrendiklerinizle yetinmeyin ve kendinizi geliştirmeye özen gösterin…” diye de ekledi tatlı sarışın. Kendisi de çok eski öğretmen sayılmazdı hani. Çiçeği henüz burnundaydı. Bir yıllık yıllanmışlık, yıllanmışlık değildir herhâlde…

Doğrusu yeni atanmışlara, kırk yıllık öğretmen edasıyla öğüt niteliğinde bilgiler ve tecrübeler vermesi beni şaşırtmıştı. Henüz birkaç dakika olmuştu minibüse bineli. Daha ilk durağa gelmemiştik henüz. Az evvelki edebi cümle tartışması tam başlamamıştı. Eli kulağındaydı. Şoförümüz Beşir’in beni özlemesini bekliyor gibiydi herkes. Camlara doğru yönelen kafaların birçoğu elindeki telefona gömülmüştü. Anlaşılan kimi mesajlaşıyor kimi haber okuyor kimi de sosyal ağın engin deryalarında beyin boşaltmaya çalışıyordu. Bomba, o anda patlayıverdi:

“Neden öne oturmadınız hocam?”

Ömer Öztürk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...