Kanatların İncinmesin – I

Gece Gündüz
A A

Kanatların İncinmesin – I

Yüzünün gölgesi, ay ışığında pek belirginleşmiş şu sıra. Ve zaten karanlık, ay ışığı ve bütün tılsım, yüzünün gölgesi için tertiplenmiş sanki. Bazı bazı bakınca gözlerine ve daha da inince derine, hâlinde gördüğüm hazzı, bütün benliğimde dolaştırıp iki avuçlarımda, dudaklarımdan sonra tekrar salıyorum bilinmeyen diyarlara. Uzaklardan esen ılık meltemler, sanki avuç içlerimdeki hazzı sana vasıl eylemeye çabalıyor gibi birbiriyle yarışıyorlar. Bütün tebessümüm gün yüzüne çıkıyor o sıra. Kaybolmaya devam ederken gözlerinde hüznün peyderpey damlamaya başladığına şahit oluyorum sonra. Büyük bir uçurumun önünden geçiyor meltemler. Sana koşuştukları hissine kapılıyorum. Ta uzaktan bir kuş cıvıldıyor, senden gelen hatıraları kulaklarıma fısıldamak istercesine ötüyor. Bir kederin varmış da onu bana söyleyemiyormuşsun gibi. Söyleyemiyor da kanadı kırık bir zavallı serçeciğe muhtaç edip kendini, onunla yollamışsın gibi. Korku beliriyor benliğimde. Tedirgin olmalığım içten…

Kaybetme korkusuyla kulak kesiliyorum serçeciğe. Çaresizim. Umudu kaybetmek istemiyorum o sıra ama olumsuzluklar da benliğimi ve ruhumu kemir kemir kemiriyor. Ansızın konuyor omzuma serçecik usulca. Tıpkı ona dokunurken “Acı verme bedenine…” demişsin gibi. O kadar kibar dokunuyor ki omzuma ayaklarıyla; senden ikaz almış da suç işlemek korkusu içindeymiş gibi hatta ve hatta Tanrının kendisini gördüğünü bilip de gidip sana ihbar edecekmiş gibi korkuyla konuyor omzuma serçecik. Senden gelenin, tılsımlı bir giz olduğu duygusunu yaşıyorum bedenimde ve merakım katmerleşiyor o sıra. Serçeciğin minicik boynuna doladığın ipe usulca varıyor parmaklarım. O vakit serçecik, küçük gagasıyla yanı başımda öylece kalakalmış gibi. Bir ara gözlerini hafiften belirtip beni dikizlediğini ve sonra da başını diğer tarafa çevirip kahverenginin içinde kaybolacakmış gibi ortamı süzdüğünü görüyorum.

Az evvel camdan sokarken bedenini, ürkekti hâli ve yaklaşmaktan korkuyordu sanki bana. Sanki senin baskınla gelmek zorundaymış gibiydi sokulurken yamacıma. Ya da senden gelen haberin kötülüğü ürkütüyordu onu da bana o haberi vermek istemiyormuş gibi kanatlarını güçten çırpıyordu. Hatta camımdan içeri bütün tazeliğiyle sokulduğunda ve fark etmediğimde onu, bir meltemi andırdı bende. Öyle hissettim ansızın. Gelen, bir serçecik değil de taze ve ılık bir meltem, ferahlatmak için beni sokulmuş gibiydi içeri. Ansızın fark ettiğimde serçeciği, şiir kokan bir kitabın üzerinde öylece durup beni izliyordu. Bütün ürkekliği bir anda kaybolmuş gibiydi göz göze geldiğimizde. Sanki gözümün içinde gördüğü şeyin, tıpkı beni senin gözlerinde gördüğüm şey kadar haz verici olduğunu fark etmiş gibiydi o an. İnanılmaz bir gevşemeye; önce kanatlarında, hafifleyen tüylerinde ve ilmek ilmek olan rengârenk kuyruğunda şahit oldum. Kızıla çalan rengiyle ve uzun tırnaklarıyla açılmış ayağını seyre daldım sonra.

Taze gelin misali süzülen ayaklarında bir tatlılık, bakıldığında asık suratları dize getirecek bir sevecenlik hâkimdi. Sonra gözlerimi azıcık kaldırmaya başladığımda ayaklarından yukarı ve ilk karşılaştığımda tüyleriyle, bütün ipeksiliğini ruhumda hissettim de yeniden hafifledim o sıra. İstemsiz tebessüm, bütün çehreme yayılmıştı. Göz göze geldik istemsiz. Mutlu olduğunu fark ediyordum. O tazecik ayaklarıyla basarken tazecik bir kitabın sayfalarına, sanki o sayfaların içinde yazılanların bir parçası, kendinden bahsediyormuş da sanki bunu hissedebiliyormuş gibi; ayaklarını, bir o yana bir bu yana kelimelerin üzerinde usul usul gezdirdi. Kendinden bahseden acımasız sözcüklere sertçe, iyimser sözcüklere usulca basıyormuş gibiydi. Olduğu yerden, tıpkı omzumdayken yaptığı gibi; hafifçe sağa sola şöylece bir dönüp de etrafta sanki bir tehlike arıyormuş gibi bir tedirginliğe kapıldı. Rengârenk gözlerinin bütün parlaklığını, raflarda duran kitaplarda gezdirdi sonra. Bana dönüp de önümde duran kahve fincanını gözlemeye başladığında, iç geçirdiğini zannettim serçeciğin. Bana söylemek istediği bir şeyler varmış gibi iç geçirirmiş ve sanki günlerdir “Nasıl söylerim?” diye düşünürmüş gibiydi hâlleri.

Ansızın havalanıp da fincanın köşesine konuverince iyice odaklandım ona. Hâline, tavrına… Duruşunda, mini minnacık bir asalet var gibiydi. Bütün mucizeleri aradım gözlerinde. Sonra derin derin daldım kanatlarının kıvrımına. Sanki gözlerine dalmış gibiydim. İstemsiz kaybettim kendimi de “Oradan, o fincanın kıyısından hiç gitmesin bir yere…” der gibiydim sanki. Sanki o, senmişsin gibi; sana dokununca bütün tılsımın kaçacak da yok olacakmışsın gibi. Kıyamadım ona, tıpkı sana kıyamamış gibi. Sana dokunmak isteyip de elektriğe kapılmışçasına ansızın çekiverdiğim gibi ellerimi…

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Ömer Öztürk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...