Hilmi Beyli Alelacayip Düşler – I

Gece Gündüz
A A

Yazmaya olan açlığım son birkaç gündür beni iyiden iyiye kemiriyor. Meğer ne muazzam bir bağımlılıkmış yazmak. Havalar soğumaya, yağmurlar sağanaklaşmaya başladığı günden beri içimde onulmaz bir sızı var. Ne olduğuna bir türlü anlam veremediğim bir kıvranış hali içerisindeyim. Düşündükçe geçmişi, çok değil bundan üç beş ay öncesini, aklıma bilgisayarım, yazı masam ve kısmen dağınık görünen kitaplarım geliyor. Kitaplarımın içerisinde de en nazlı olanlarını, en yıllanmışlarını hatırlıyor, tebessüm ediyorum kendi kendime. Bir şey diyorum, bir şey var beni kemiren. Bir tutku. Kâğıdı kalemi elime alıp karalıyorum hemen. Yazım çok çirkin olduğu için beğenmiyorum, yırtıp atıyorum. “Hâlbuki yazı değildi mühim olan, yazdıklarımdı.” deyip üzülüyorum sonra. Bulunduğum ortamda bütün yasaklara rağmen en yakın odaya dalıp bilgisayarın tuşlarına usul usul dokunuyorum. Yazma tutkum yasakları çiğnetiyor bana. Esasen bazı şartlar varmış bir şeyleri karalamak için. Biraz kahve mesela, pencere kenarına parmaklarını dokundurmuş bir martı… Ta uzakta görünen ada, adacıklar… Buğulu bir gökyüzü, sağanak halinde yağmur…

Tek sorun, sebepsiz çalan telefonlar. Koparıp atıyorum kabloyu. İçimde iyimserlikle hırçınlık arasında kalmış bir çocuk uyuyor. Sakinleşmek ve günün bütün yorgunluğuna rağmen yazmak istiyorum. Aklıma gelen her şeyi anlatmak -amaçsız bir metinde- sanki ileride hiç kimse okumayacakmış gibi bütün sırlarımı dökmek istiyorum.

Geçmişte çoğu kez dokunduğumda klavyenin tuşlarına mutlaka bir öyküyü barındırırdım zihnimde. Anlatmak istediğim bir başlangıcı saatlerce düşünürdüm. Belli kalıplar içerisinde başlayan ve aynı şekilde bir sona ulaşan bir öyküyü karalamayı düşlemekti istediğim. Sonraları gereksiz bir kasıntı halini hissettirmeye başladı bana bu durum. Yazma özgürlüğünün bu olmaması gerektiğini, bir zamanlar sahaflık yapan ve daha sonra emekli olup gece gündüz mesneviden parçalar okuyan Hilmi Bey aşıladı bana. Onun sakin ve erdemli duruşuna hayrandım. Bir keresinde oturup edebiyatın kıyısından köşesinden konuşurken, yılları bir gecede yemiş olan Hilmi Bey: “Bak evladım, yazmak sınırsız özgürlüktür. Yazdıklarını belli bir çerçeveye sokmaya çalışırsan, tıkanır tükenirsin. Bırak yazdıkların saçma olsun ama sen yazmayı bırakma. Belli bir zaman sonra yazdığın şeylerin kendi içinde bir bütün olduğunu, başlangıçta anlamsızmış gibi gelen kelimeler yığınının ilerde kocaman ve bambaşka bir dünyayı yaratmaya başladığını göreceksin.” Esasen önceleri pek de ciddiye almadığım bu sözler bana zamanla doğruluğunu ispatladı.

Yeryüzünde hiçbir kelime yoktur ki bir diğeriyle uzaktan yakından benzer bir ruhu taşımasın. Kelimelerin harflerine sızmış olan bütün ruhlar kendi içinde yalnız kalmış bir insan gibidir. Kurcaladıkça ve çok uzaklardan bambaşka kelimeleri birbiriyle tanıştırıp bir bağ oluşturmaya çalıştıkça aralarında önü alınamaz bir dostluğun ortaya çıktığını görmek, doğrusu Hilmi Bey’i haklı çıkardı. Şimdi düşünüyorum da ben o yukarıda bahsettiğim yalnız kalmış kelime gibiyim. Bir ruhu barındırdığım doğru. Yabancı da olsa bir insana tebessümle bakma ihtiyacı bütün bünyemi sarmış durumda. Sanki, diyorum; kim olduğu ne olduğu belli olmayan birileriyle bir arada olsam ve anlamsız her bir kişi bütün halinde kocaman bir anlamı -Hilmi Bey’in ifadesiyle bambaşka ve yepyeni bir dünyayı- yaratsak. İçerisinde hep düşlediğim manzaraların, rengârenk kuşların ve yalnızca kitapların ve kitap okuyanların bulunduğu bir dünyayı. Ve eminim ki o dünyanın içindeki manzaralar, rengârenk kuşlar ve kitaplar kendi içinde bir bütünü, kitaplar da kendi içlerinde bambaşka hülyaların, sınırsız düşlerin ve hazların en zirvesinin hissedildiği yepyeni dünyaları yaratsa.

Sonra derin düş dünyamdan gerçeğe dönüyorum. Hilmi Bey’i yeniden düşünmeye çalışıyorum. Ama mutsuzluk elimi ayağımı, düş dünyamı esir almış durumda. Camdan dışarıya, çok uzaklara baktığımda sağa sola koşuşturan insan yığınını, korna seslerinden ortalığı velveleye veren araç güruhunu görüyorum. Yalnızca tek bir dünyadan ibaret insanlar. Yepyeni dünyaların hayalini bile kurmak istemiyorlar. Belki de, diyorum sonra; vakitleri yoktur. Günlük yaşamın bütün hengâmesinde boğulup gidiyorlardır. Tekrar masama dönüyorum, yasaklı masama. Klavyenin tuşlarına yeniden yeniden dokunmaya başlıyorum. Yeni, diyorum; yepyeni bir dünya yaratmanın düşünü kurmalı ve o yepyeni dünyada yepyeni yüzleri bulmalıyım. Hilmi Bey geliyor yeniden aklıma. Hilmi Beysiz bir dünya düşünülemez, diyorum kendime. Yıllarını kitaplarına adamış ve binbir zorlukla devşirip topladığı kitaplarından kendine bir gelecek kurgulamış olan Hilmi Beysiz bir dünya… Bazen “Hilmi abi” derdim kendine de kızardı bana. “Ne abisi oğlum, yaşım elli olmuş; ‘amca’ diyeceksin ya da ‘Hilmi Bey’ de; kendimi memur gibi hissedeyim.” derdi. Gülüşürdük ve o an elimdeki çayın yarısı yere dökülür Hilmi Bey’den: “Hadi oradan hınzır!” diye bir laf işitir dükkânın başka başka yerlerine kaçardım. Bu hep böyle devam ederdi. Hiçbir zaman dışarı kaçmak aklımdan gelmezdi. Bilirdim Hilmi Bey bana şaka yapıyordu ama ben hiçbir zaman kitaplardan ve onların ter kokularından uzak kalmak istemezdim. En sevdiğim kokuydu kitap kokusu. Hele yaprakları yaşlanmış olanlarını daha bir severdim ama Hilmi Bey bana dokundurtmazdı. “Sen şuradakilerle ilgilen evlat!” derdi hep. Önceleri demek ki bu kitaplar beni aşıyor, diye düşünürdüm. Ama zaman geçtikçe ve asıl o eski kitapların değerini anladıkça Hilmi Bey’in neden bana o kitapları dokundurtmadığını anlıyordum. Çünkü o kadar seviyordu ki onları. Ben dokunursam bir şey olacak diye korkuyordu.

Bazı zamanlar Hilmi Bey’in sahaf dükkânına uğradığımda onu çok üzgün görürdüm. “Hayırdır Hilmi amca gemileri mi batırdın?” diye sorduğumda, “Başlatma geminden! Gir içeri de çay koy kendine!” derdi. Ama ben anlardım her defasında üzgün olmasının nedenini. Hilmi Bey, kitaplarını çok seven bir kitapçıydı. Hiçbir zaman onları satmak istemiyordu. En sevdiği eserlerden birini çok iyi bir fiyata bile satmış olsa üzülürdü: “Gitti kitap!” diye. Her kitap sattığında: “Evlat gitti gözümün nuru!” derdi. Sonra da saatlerce isyan sözcükleri duyardım Hilmi Bey’in ağzından. Kuracağım hiçbir cümle onu teselli etmezdi. “Keşke evlat, çok param olsa da hatta kendimi idame ettirecek kadar param olsa da satmasam şu güzelim kitapları.” derdi. Sonra da kendisini teselli edecek bir çare düşünür: “Evlat biraz bak şu dükkâna da ben geliyorum.” der saatlerce gelmezdi. Bilirdim şehrin en ücra yerine giderdi Hilmi Bey. Bazen birkaç saatliğine gider akşama kadar gelmezdi. Şehrin çöplüğünde bütün çöpleri tek tek karıştırıp kitap arardı. Birçok değerli eseri çöplükte bulmuş ve öyle açmıştı bu sahafı. “Ulan, ne medeniyetsiz insanlar var be, bu güzelim kitap heba edilir mi, çöpe atılır mı ha!” diye sızlana sızlana dükkâna geldiğine kaç defa şahit oldum. Heyecanlı heyecanlı açardı çuvalı. “Bak evlat bak, bugün neler buldum neler!” derdi. Çuvalı şöyle bir karıştırdığımızda peygamberler tarihinden dünya klasiklerine kadar birçok eseri bulur çıkarırdık. Günlerce onları temizler, kenarlarını sağlam deri iplikle diker, önce kendi okur sonra rafa yerleştirirdi. Çoğu kez bir fiyat biçerdi kitaplara ama bazen dükkâna gelen müşteriler: “Bu kitap kaç para?” diye sorduklarında: “O kitabın parayla ölçülecek değeri yok! Satmıyorum, başka bir kitap alın!” derdi. Hilmi Bey, benim tanıdığım en muazzam entelektüeldi. Kitap okumayan herkes kusurluydu onun gözünde. Bir defasında genç bir kız elinde bir kitapla dükkâna gelmiş ve “Ben bunu satmak istiyorum ne kadar eder?” diye sormuştu da Hilmi Bey kovmuştu onu. Neden böyle bir şeyi yaptığını sorduğumda da: “Evlat anasının karnından çıkan kitap yazıyor şu devirde. Beş para etmez bir kitabı getirmiş benim muhteşem kitaplarımın içerisine bırakmak istiyor. Öyle gereksiz bir kitabı koyar mıyım rafa ben. Diğer kitaplarımın ömrünü çürütür alimallah!” derdi. “Ama Hilmi Bey, baksana kitap ilk baskıda iki yüz bin satmış.” dediğimde ise: “Reklam evlat reklam! Forsu çok, içi yok olan kitaplar onlar.” derdi. Hilmi Bey’in zihin dünyası beni çok şaşırtıyordu. Ama daha küçüktüm o yaşlarda ve hep: “Acaba ben de bir gün tam manasıyla Hilmi Bey’i anlayabilecek miyim?” diye saatlerce kafa yorardım. Babam gibiydi Hilmi Bey. O eprimiş dükkânda ömrüm öyle bereketlendi ki şimdi düşününce daha bir kederleniyorum. Aslında ben o an zihnimin geçirdiği dönüşümü idrak edememişim. Hilmi Bey’in benim için ettiği lafların tümünde bir derinlik, bir anlam varmış ya yeni yeni ayıkmaya başlıyorum. Ama biliyorum ki Hilmi Bey’in istediği kıvama geleceğim. Belki yıpranarak ama olsun. “Medeniyet ıstırabın neticesidir evlat, sızım sızım sızılamadan kemale eremezsin.” demişti bir keresinde. Şimdi fark ediyorum da ne kadar geç kalmışım anlam dünyamı yüceltmek için. Ne kadar boş geçirmişim ömrümün Hilmi Bey’den arta kalan tarafını. Düşünüyorum, düşlüyorum saatlerce “ben”i, kimliğimi ve yasaklara rağmen yazma tutkumun beni hangi konuma getirdiğini, getireceğini.

Ömer Öztürk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...