Hazan Döküntüleri

Gece Gündüz
A A

Kaderi sorgulayan kimsesiz çocukların isyan edişi gibi ruhumun sancısı. Kendimle baş başa kaldığım saatlerde, daha derin daha çetrefilli duyguları yaşıyorum. Bazı bazı içimde onarılmaz bir yara giderek büyüyor. Yalnızlık daha bir sarıyor ruhumu ve ben, bu durumdan inanılmaz bir haz almaya başlıyorum. Yalnızlığı en iyi yazarlar bilir, hissedermiş. Tıpkı kâğıdı kalemi eline alıp da daralan ruhunu hafifletmek için kâğıttan kalemden medet arayan ve boş da olsa karalamaya, yazmaya, ruhunun derinliklerinden gelen hisleri bir bir anlatmaya ve anlattıkça hafifleyeceğini düşünmeye başlayan yazarlar gibiyim. Belki de içinde bulunduğum zaman, beni bir yere ait olmaya çağırıyor. Bir dönüm noktası, bir çıkar yol aramaya çağırıyor gibi. Yirmili yaşların zirvesi tam da buna işaret ediyor sanki.

Yazma tutkumun giderek pekişmesi için içimden gelen yazma isteğime hemen çözüm bulmaya ve dolayısıyla yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyorum. Yalnız kalmazsam ve dökmezsem türlü entrikalarla beynimi kurcalayan kelimeleri kâğıda, herhangi biri olmaya ve öyle kalmaya devam edecekmişim gibi hissediyorum. Sabrın en zirvesini yaşadığımın bilincindeyim. İhtiyacım olan soğuk hava, bana gülümseyerek geliyor. Yalnız kalma ihtiyacıma bir cevap gibi düşünüyorum bu durumu. Sanki ilahi bir güç, ısrarla bana; karala, yaz, kâğıt, kalem, düşünmek, hissetmek, derinleşmek gibi kelimeler üzerinden yükleniyor da ben, sesi tam olarak algılayamıyorum. İsyan ettiğim kaderin, esasen beni tam da istediğim yöne doğru, hissettiğim ruh hâline doğru sürüklediğini görüyor ve ansızın toparlanıp “Hayır hayır, kader doğru yolu gösteriyor!” fikriyle yazmaya koyuluyorum. Aklıma gelen, aklımdan geçen her ne varsa ölü ya da diri; Sadık Hidayet’in ruh hâline ulaşmaya çabalayarak, gelecek güzel günlere inat, kötü tarafı tercih ederek ve yadırganan hüzne sımsıkı sarılarak yazmaya koyuluyorum.

Zaman, benim en büyük nimetim, mirasım. Tanpınar’dan kalan kocaman bir miras, kocaman bir ayrıcalık. Eğer bir gün sıkılgan olmaya başlar ve kendimi kalabalıklar içerisinde yapayalnız hissedersem kendi iç dünyamda kocaman bir sevinç çığlığını, benim gibi olanlar duyacaktır. “Aramıza hoş geldin, tutkulara müptela zavallı ruh!” diyeceklerdir de etrafımdaki boşluğa sımsıkı sarılmamı bekleyeceklerdir. İşte o zaman, bütün gülen yüzlere inat ağlayan bir gözün yandaşı olacağım. Topraklarına kar dökülmüş memleketimin sarp kayalıklarında, meçhul bir şairi arayacağım o zaman. İşte o zaman, soğuk yüzlerin arkasında yatan sıcak ruhlara tebessüm edecek, bütün karanlık perdeleri ruhumun tersiyle itivereceğim öteye. Tıpkı Virginia Woolf gibi karanlık kalacağım kalabalıklarda. “Ölüm ne ki ey yâr; sen, yaşadığını zannettiğin dünyanın karanlık karnında büyümüşsün, silkelen de hisset boğulduğunu!”

Gözlerimin önüne, sağanak yağmurlarda paltosuna sarılmış ve bütün boşluklara kafa-göz dalan bir zavallıyı getiriyorum. Hissettiği fırtınadan zevk alırmış gibi. Ya da bütün ruhunda bir kadını öldürmeye çalışırmış gibi… Sabahların kasvetli hengâmesinde yolunu kaybetmiş de bulduğu kocaman boşluktan aşağı kendini bırakmış gibi. Toprak damların damlayan saçaklarına sığınmış örümcek ağları gibi. Sakince dikilince ayaklarının üzerinde, sarılmaya devam edince paltosuna, çok derinlerden gelen bir çığlığı ruhuna işlemeye çalışırmış gibi. Bütün sakinliği ve bütün heybetiyle ruhuna arkadaşlık eden Dostoyevski’yle, en derin en koyu sohbeti tüketirmiş gibi. Çaresizliğin acı verdiğini bile bile çaresizlikten zevk alırmış gibi. Bir “Zavallı” düşlüyorum gözlerimin perdesinde; sanki bir varmış bir yokmuş gibi…

Ağlamaya değil; donuk kalmaya, duygusuz kalmaya hasret bir zavallı düşlüyorum. Hep soğuk mevsimlerde, ağlayan gökyüzünde karşıma çıkan bir meçhul, bir gaflet dünyasından kaçmış bir gezgin düşlüyorum. Bazen düşlediğim şeyin hakikat boyutunu getirince gözlerimin önüne, uzaktan daha yakın bir ben düşlediğimi hissediyor, rahatlıyorum. Ben, beni düşlüyorum daha derin. Belki de duyduğum haz, hissettiklerimin ya da karaladığım kelimelerin tamamı. Kocaman dünyada küçücük bir ruh. Küçücük bir gülümseyiş, küçücük bir adam. Ama hâlâ karanlıkta, rüzgârda, sağanak yağmurun karnında, sıcak paltosunun koynunda…

Ömer İbili

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...