Gergin ve Düşünceli

Gece Gündüz
A A

Gergin ve Düşünceli

Çok gergindi adam. Yüzünün asık hâli, gerginliğini ispata çalışır gibiydi. Yaşadığı muhitten midir nedir, gün geçtikçe bir siyahlaşma beliriyordu yüzünde. Aynaya baktığında keyif aldığı o eski yüz, adım adım kaybolmaya başlamıştı belli ki. Bir kez daha ayna denen icadı saçma bulup en kallavi küfrü bir avuç tükürükle beraber savurdu. Bunalıma girmiş bir hâlde ve karmakarışık şekilsiz saçlarını yolar gibi tek tek aşağı doğru çekerek ayna karşısından ayrıldı. Az evvel savurduğu küfrün yarısı, yüzünün farklı farklı yerlerine yapışmış, istemsiz akıttığı gözyaşlarıyla bir olup tuhaf bir sentez meydana getirmişti. Ne yapması gerektiğini bir türlü kestiremiyor, bir odaya bir lavaboya bir mutfağa deli danalar gibi ancak onlar kadar hırçın olmayarak koşturuyordu. Giyindiği kısacık şort, kışın soğuğunda kendisini üşütür mü diye düşünmüyor, açık perdeden bakan mahalle karılarının bazılarında bir şeytani tavır seziyordu. Böyle olmasaydılar ısrarla bakmaya devam etmez, ısrarla koltuk altındaki kılları seyretmekten keyif almazlardı. Bakışlarında bir gülünçlük vardı. Kıvrak ve dağınık vücutlarında cinselliği çağrıştıran unsurlar, yok olmaya yüz tutmuş bir su aygırı misali görünüyorlardı evin içinden.

Onlara, pencereyi açıp ağız dolusu küfür etmek geldi içinden. Kocalarından dayak yiyeceğini bile bile onlara saldırmak, bağırmak, “Uzayın lan kapımdan!” demek geldi içinden. Ama diyemedi. Ağır ağır yaklaşmakta olan büyük tuvaletinin geldiği yolu çözümlemeye çalışıyor, bütün iğrençliğine ve şizofreni görüntüsüne rağmen, bu hâlden keyif almaya çabalıyordu. Bacaklarını iyice birbirine sıkıştırıp mutfak tezgâhına sırtını dayamış, anlamsız ve soğuk hissettiği havadan bir tat almaya çalışıyordu.

Dışarıda, bu soğukta burunlarından akan sümüklerini kollarına sile sile top koşturan çocukları seyre koyuldu bir süre. Konuştukları dili pek anlamasa da koşuşturmalarında; görsel bir bütünlük, tavırlarında bir samimiyet, dünyanın kalleşliğini henüz tanımadıkları her hâllerinden belli olan bir rahatlık seziliyordu. Aheste aheste yağmaya başlayan yağmur, adama keyif vermeye başlamış olacak ki bir an odasına gidip bilgisayarın tuşlarına hafiften dokundu. Az sonra hızlanacağa benzeyen bu dokunuşta, bir mutluluk hâlini görmek mümkündü. Kafasından geçenleri pek de bilemediğim daha doğrusu bilmek de istemediğim adamın bu hâlinde; bir tuhaflık, bir içe kapanıklık, bir bunalıma hazırlık olduğunu gördüm. Tek merak ettiğim şey: Bu adamın neler yazdığı, cümlelerinin anlamının neleri çağrıştırdığı gerçeğiydi. Bilinçaltında yatan gerçekliğin ona acı verdiği gerçekti. Bu gerçeklikten utandığı da bir gerçekti.

Geçen günlerde, aylarca uğraşıp yazdığı öykücüklerini yayınevine göndermek için çok düşünmüştü. Ancak “Bunlar benim özel hayatım ve bunlar benim utanç duyacağım gerçeğim. Şu anda bile utanıyorum. Ya yayımlanırsa bütün herkes okursa yazdıklarımı ve bir bir yüzüme vurmaya kalkarsa sonra…” düşüncesiyle son anda göndermekten vazgeçmişti. Ama içindeki yazma heyecanının bir bağımlılığa dönüşmesini istiyordu. Onun için gönderip göndermeme konusunda bir kez daha düşündü. Gönderseydi, belki yayımlanırdı. Bu da kendisine güven verirdi. Daha çok yazmaya çabalayabilirdi. Ama ne yazacağını bilemiyordu. Beyninin orta yerinde yazmak için çok konu vardı ama hepsi birer utançtan ibaretti ve gün yüzüne çıksın istemiyordu. Eğer bir gün ölecekse o utanç verici gerçekler de kendisiyle birlikte ölmeliydi. Hayatı boyunca kimseyle paylaşamayacağı sırlardı bunlar. Utanıyordu. Korkuyordu da. Çevresindeki insanlar, kendisine değer veriyorlardı ama farkında olmadan da söyledikleri bir kelime, onu bilinçaltındaki utanç verici gerçekliğe götürüyor o an, bütün yaşama hevesi yok oluyordu. İşte bu yüzden de o gerçekliği değil, gerçekliğin verdiği acıyı yazmalıydı. Amaçsızca kurulan ve bir neticeye varmayan ölü cümleler. Birer şekilden ibaret yazılar. Sonu ne olursa olsun ya yaşamaktan keyif almaya çalışacak ya da bu ıstırabı yıllar yılı çekip çektiği ıstıraptan hatırında kalan acıları kalemlendirecekti.

İkinci sayfaya geçtiğini fark edip daha çok yazmaya başladı. Dışarıdaki yağmurdan aldığı iştahla, sümüklü çocukların mutluluğu gibi duyduğu mutlulukla yazmaya başladı. Orospu karıların kendine arada bir ısrarla baktıklarını görür gibiydi. Onlara söyleyecek bir şey bulamıyordu. Bu yağmurda dip dibe yapılmış evlerinin penceresinden karşı daireyi seyre koyuluyorlardı. Belki de suçu onda bulup “Bize ne; o da perdesini çeksin.” diye içlerinden geçiriyor, ısrarla bakmaya devam ediyorlardı. Bunalıma girmeye az kalmış olan adam, bir an yazmayı bıraktı. Ruhunun derinliklerindeki gezintiyi yola dökerek evden aheste aheste çıkıp Gogol’u hatırlatan paltosuyla ve kir pas içindeki pantolonuyla yağmur altında yürümeye başladı. Yağmur hafifti. Başını öne eğip kaldırıma çıktı. Necip Fazıl’a nispet yaparcasına kaldırımda yürümeye başladı. Amaçsızca elleri cebinde ve beyninin içindekileri dinleye dinleye yürüyordu. Yazmak konusundaki tereddütleri beynini kemir kemir kemiriyordu. Yazmalı mıydı? Yazmamak belki de hayattan kaçmak olurdu. Mutluluk saklayan bir heyecandan kaçmak olurdu.

“Belki de kişi, kendini tazelemek için yazmalı…” diye düşündü o an. Kartlaşmaya yüz tutmuş bedenini şöyle bir yoklayıp tebessüm ettikten sonra, paltosunun kapüşonunu başından indirdi. Yağmur damlaları; saçlarının arasına, yüzünün çizgilerine, göz kenarlarına ve burnunun ucuna ağır ağır damlıyordu. Kapalı dudaklarının bitiştiği yerde kısmen birikmiş olan su damlalarını şöylece bir püskürttü. Zamandan bihaber, kafası önde, ilerisinin neresi olduğunu dahi önemsemeden amaçsızca yürüdü. “Yazmalı mı?” diye düşünmeye devam ediyor o an, aklına farklı farklı mevzular giriyor, kardeşinin askere gideceği gerçeğini düşünüyor, para aklına geliyor ve uzun zamandır özlediğini hissettiği sigara içip içmeme konusundaki tereddüdünü tekrar tekrar kurcalıyordu. Bu küçük karlı kasabayı aşağıdan yukarı bir tam tur döndü. Sonra ağır aksak adımlarla tekrar eve yöneldi. Düşünmeye devam ediyordu; mutlu olmak istemediği ve hep de kendine sıkıntı veren şeylerden keyif aldığı için de onları düşünüyor, keder onda mutluluk oluyordu. Sonunun ne olduğunu, ne olacağını hayal etti bir an. Ölüm denen şeyin nasıl gerçekleşeceği ihtimalini. Korktu sonra, ürperdi. Kapıyı açtı, içeri yöneldi. Gelmekte olan büyük tuvaletinin yolu az kalmış olmalıydı, lavaboya yöneldi…

Ömer Öztürk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...