Bir Kafe Akşamında

Gece Gündüz
A A

Bir Kafe Akşamında

Sağanak yağmur; sokakları, caddeleri, meydanları sessizleştirmişti. Bütün insanlar, kapalı mekânlara dalmış, soğuğun tesirini bir nebze olsun def etmek için kalın kalın kıyafetleri üzerlerine geçirmişlerdi. “Bütün insanlar.” diyorum zira dışarıda soğuk, tir tir titreyen ve yağmurun altında, bir o yana bir bu yana koşturan köpekler, kediler; saçak köşelerine tüneklemiş serçeler, güvercinler… Yani ortalık yerde, sessiz sedasız şehri şöylece bir süzdüğünüzde hayvan ve hayvancıklar… Bunların dışında sileceklerini sonuna kadar açmış olan arabalar, günün akşama yakın saatinden olsa gerek ışıklarını açmış vaziyette, bir o sokağa bir bu caddeye, sağa sola, ileri geri; kavşak boyunca hareket eden, yoğunlaşmaya başlamış olan trafik güruhu… Gün, geceye dönüyor anlaşılan.

Meydanın kültür konağına bakan tarafındaki kafeteryalardan birinde, tüm avucumla kavradığım çayımı aheste aheste yudumluyor, bir taraftan da gördüklerimi hafızama kaydetmeye çalışıyordum. Soğuk, bütün düşmanlığını doğaya salmıştı. İçerdeki kalabalığın bir kısmı okey oynuyor, bir kısmı nargile çekiyor, bazıları ellerindeki külü uzamış sigaralarla koyu muhabbetin keyfine varıyorlardı. Kafedeki insan kalabalığının uğraş alanının, kocaman bir gereksizlikten ibaret olduğunu o an için fark ediyordum. İnsanlar, sanki bütün işlerini güçlerini bırakmışlar ve kendilerini; sigaranın, nargilenin, okeyin ve daha türlü angaryalıkların engin deryasına bırakmışlar, uçurumdan aşağı bütün bedenlerini salmışlar ve boşluktaki keyfin hazzına büyük bir mutlulukla sarılmışlardı. Soğuk, onlar için bir anlam ifade etmiyordu anlaşılan. Soğukta üzüntülü olmaları gerektiğini düşünmüyorlardı belki de. Soğuk havanın bana verdiği duygu, bir asık surattan ibaretken bu insanlar, bu durumun olağanlığına kendilerini kaptırmışlar, kendi çaplarında eğlencelerinin zirvesine basamak dayıyorlardı. İçeride, bütün çağcıl teknolojileri hiçe sayan bir soba, loş bir ışık, burna pek de hoş gelmeyen ve nargile kokularıyla birleşerek bir sentez oluşturmuş; kimilerine göre mükemmel, kimilerine göre berbat, kimilerine göre ise idare eder türünden bir koku hâkimdi. Ellerindeki sipariş listeleriyle birlikte bir sağa bir sola koşuşturan garson delikanlılar, siparişleri bir bir alıyor ve hemen, siparişin durumuna göre bazısı yemek bölümüne, bazıları içecek bölümüne, bazıları ise pasta bölümüne bildiriyorlardı.

Masalardaki yüzlerde, garsonun gelmesiyle ve elindeki menüyü müşteriye uzatmasıyla birlikte ne alacağını bilememe telaşı, açlığının durumuna karar verememe ve menüde yazan yiyecek ve içeceklerin havalı isimlerinden pek de bir şey anlamama ve bu durumu bir cahillik göstergesi haline getirmemek için karşıdakinin aynısından isteme durumu belirmişti. Öyle ki bazıları, yaptığı işi pek de bilmeyen garsonu zorlayacak türden sorular sorar, sipariş verdiği ya da vereceği hazır pastanın durumunu uzun uzun sorgular, sanki hayatında hiç mikrop kapmamış gibi hijyen ortamda yapılıp yapılmadığının telaşına düşerdi. Tıpkı lavabodan elini yıkamadan çıkan zavallılar gibi olmadığını ispata çalışıyorlardı.

Havanın, giderayak karanlıklara gömülmüş olması, hiç kimseyi ilgilendirmiyordu; kafenin müsait bir tarafına konmuş olan televizyonda ise bu ilgilendirmeme halini desteklercesine çalan müzik, bilip bilmeyen herkesin dudak arasındaki yerini almıştı. Bütün bunları bir bir kısılmış gözlerimle süzerken çayımın bittiğini fark ettim. O an garsona seslenmek için şöyle bir döndüysem de hiçbir garsonun benim tarafıma bakmadığını gördüm. Uzak köşede, el işaretimi birisi çakmış olacak ki yanıma gelip “Buyurun beyefendi.” dedi.

“Çay,” dedim, “Açık olmasın.”

“Peki! Efendim, başka bir isteğiniz var mı?”

O an yan masada duran küçük hanımın yediği şeyi o kadar canım çekmişti ki…

“Şu hanımefendinin yediğinden istiyorum.” dedim.

“Peki efendim.”

“Adı ne onun?”

“Sezar salata.”

“Ya! Peki, neden o ismi vermişler ona?”

“Görünüşü Sezar’ın tacına benzediği için efendim.”

“İlginç. Peki, teşekkür ederim. Gidebilirsiniz.”

Garsonun yüzünde bir yorgunluk hâkimdi. Bir an sorduğum sorular için bana, içten içe küfürler savurduğunu falan zannettim. Belki de öyleydi, kim bilir? Bütün mesele, verilmesi gereken siparişti. İçeriğini neden kurcalıyordum ki? Tıpkı az önce eleştiri yağmuruna tuttuğum kişilere benzediğimi fark ettim. Başkalarını eleştiriyor, kendimi ise hiç sorgulamıyordum. Bu hâl, bende bir eksiklik olmalıydı. Yıllardır düzeltmeye çalıştığım karakterimin, bir hatalar yumağında boğulduğunu falan zannediyorum. Kendi kendime kendi moralimi bozduğumu o an fark edip çayın ve Sezar salatanın gelmesini beklemeden kapıya yöneldim. Çıkış kapısının köşesinde duran kasaya hesabı ödedim. Paltoma sıkı sıkı sarılıp kapüşonumu kafama geçirdikten sonra, aheste aheste yağan yağmurun altına kendimi saldım. Yağmur ve karanlık ve yalnızlaşan şehir… Korkunç üçgenin derinliğine doğru ağır ağır, pek de düşünceli bir tavırla ilerledim. Bütün arzum, şehrin karnına dalmaktı. Nedensizce, zavallı bir kurnaz gibi…

Ömer Öztürk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...