Şiirinizi Nasıl Alırsınız?

Gece Gündüz
A A

Şiirinizi Nasıl Alırsınız?

“Şiir, hayatın bütün tanımıdır.”

Nedir şiirin tanımı?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki şiirin tanımı kişiden kişiye değişir. Değişebilmelidir, çünkü okunan bir şiir neyi anlatırsa anlatsın; onu okuyanda, yazıldığı duygudan bambaşka duygular da uyandıran/hissettirebilen bir edebi türdür. Hatta şairlere de sorsanız verdikleri şiir tanımlamaları başka başka olacaktır. Ortak bir şiir tanımlaması mümkün değildir. İşte şiir, böyle bir duygu zenginliğidir.

Şiir olmadan, hissiyatın düşüncesi eksik kalır.

Ne demek bu?

Hissiyatın kelimelere en güzel biçimde döküldüğü; en naif, en estetik, en kalbi hâli şiirdir. Ve siz, ancak yazdıklarınızda düşünürsünüz sevgiliyi ve sevgilinin birçok ayrıntısını. Mesela bir şiirde güler sevgili, bir şiirde kızar ve bir şiirde sever sizi. Belki de bir şiir sevdirir sizi sevgiliye.

Fakat şiir olmazsa hissiyattaki derinlik, hayaldeki düşünceler birer boşluğa dönüşür. O boşluk ancak şiirle dolar, şiirle gerçeğe yaklaşır. Şiirle bir yüreğe dokunur. Veyahut şiirle bir yüreğe seslenir. En genel anlamıyla şiirle arz-ı endam edilir.

Sizi etkileyen şiir; sizi anlatan, duygularınızın kâğıt üstüne çizilmiş hâli olan şiirdir. Çünkü okuduktan sonra “Benim duygularımı dile getirmiş.” dersiniz. Şiir biraz da budur: Şairin siz olması…

En saf, en yalın, bütün gereksiz kelimelerden arınmış, kalpte süzülmüş duygular, şiir olup çıkar karşınıza. Şiiri yok saymak, şiiri anlamamak, şiiri okumamak; kalbinizi yok saymak, kalbinizi anlamamak ve kalbinizin sesine kulak tıkamaktan başka bir şey değil de nedir? Öyleyse şiirleşelim. Yani hepimiz birer şiir olalım; yani hepimiz, birbirimize bir şiirmiş gibi davranalım. Kırmadan, yormadan, en saf, en yalın, en dürüst hâlimizle biz olalım. Kendimiz olalım. Bu yazıyı hazırlamaktaki en büyük amacım, sizlere öncelikle şiiri sevdirmek; sonra da şiirin aslında hayatın, insanın ta kendisi olduğunu anlatmaktır. Kim bilir, belki yaşasaydı bunu Nazım yapacaktı; belki Edip Cansever, belki Cemal Süreya…

Şimdi o güzel insanlardan, aynı zamanda yüreğimizde en güzel dizeleriyle yer etmiş o güzel şairlerden dinleyelim bir de şiiri.

Turgut Uyar:
“Şiir, matematik gibi kolaydan başlanılıp öğrenilmez. Kolaylık, bir beğeni olarak yerleşiverir insanın kişiliğine, sonra da kolay kolay değiştirilmez.”

Cemal Süreya:
“Şiir, bir öncüdür; ama daha doğrusu bir yansı.”

Orhan Veli:
“Kolayca okunabilen bir şiirin, kolayca yazıldığını mı sanıyorsunuz?”

Cahit Sıtkı Tarancı:
“Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır. Ama sözcük nedir? Bir anlamı, bir çağrışımı, bir gölgesi, hatta bir rengi ve tadı olan bir nesnedir. Sözcük, insanoğlundan haber verir. Sözcük, boş bir kalıp değildir. Ozanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, dünya görüşü, felsefesi, kişiliği, her şeyi şiirde belli olur. Sözcükleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek gerek. Hangi sözcük hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek.”

Ataol Behramoğlu:
“Şairin şiiri, onun kişiliğidir, bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının, neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizma…”

Bülent Özcan:
“Hiçbir şey yoktu şiirden önce… Ve şiir, insanı yarattı.”

Şiiri, şiir içinde tanımak ve anlamak gerekir.

Ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum. Şiiri anlamak, yazıldığı duyguyu anlamaktan çok kelimelerin tadına bakmaktır mısra mısra, imge imge. Şiir, şiirin ne olduğuyla tanınmayan bir edebi türdür. Şiir, şiir içinde tanınır. Hissettirdikleriyle, sizde duygu yoğunluğuna sebep oluşuyla, belki de kalbinizin ücra köşelerinde duran bir hissiyatınızı gün ışığına çıkarmasıyla… Şiiri tanımak, insanın duygularını tanımasıdır. Benliğini, tutkularını, çabalarını, ne kadar çok sevebildiğini görmesidir. Şiiri tanımak, hayatı tanımaktır ve şiiri anlamak, hayatı anlamaktır. Bu yüzden çok önemlidir şiir. Çünkü şiir, hayatın kendisidir. Şiir, insanın yeryüzü aynasındaki aksidir. Şiiri anlatmaya çalışırken bile şiirsel bir dil kullandım fark etmeden. Çünkü şiir, daha ismi anılır anılmaz bütün gücü, kuvvetiyle sarıyor kaleminizi, üslubunuzu, satırlarınızı. Şiirin büyüsünü de böylece hep beraber görmüş olduk. Ve ben, bir bakıma anlattığım onca şeyi teyit etmiş oldum kullandığım üslupla.

O, aslında tabiatın vitrini gibidir; her rengi, her duyguyu, her güzelliği içinde barındırabilmeyi başarmış, edebiyatın şah damarıdır. Belki de bu yüzden önemini yitirdi. Çünkü insan, bugün nasıl uzaklaştırılıyorsa tabiattan, şiir de edebiyattan uzaklaştırılmaya başlandı. Kalemi kırık birçok yazar peyda oldu. Dağınık, kör, yabancı yazılar yazılmaya başlandı. Acılar bireyselleştirildi; üzerine uyan beğenip okudu, uymayan edebiyattan soğudu. Oysa yaşanılan bireysel bir acıyı dâhi bütüncül olarak sunan tek edebi türdü şiir. Şiir, köşesine çekilip sustu. Çünkü tadı kaçtı, kalınlaştı duygular gibi, haşinleşti, yersizleşti. Şiir, şair kavgası haline geldi. Şiir, kalp kırmak için kullanılan, sözleri keskin bir kılıca dönüştürüldü. Ve şairler, birbirlerinin kalplerini şiirleriyle kırdılar. Şiir küstü. Çünkü eskiden hiçbir şair, hiçbir şairin şiirini kırmazdı. Hiçbir şiir de hiçbir şairi… Şiir küstü ve insanlar, şiire küstürüldü.

Oysaki edebiyat, şiirdeki söz ve anlamla vücut bulmuştu. Onunla bir kalbe sahip olmuş, okurun aldığı hazla canlanıp nefes almıştı. Fakat şiir, öyle bir yok oluşa mahkûm edildi ki okunmadığı için soluksuz kaldı. Ve şiir, ölmeye yüz tuttu. Oysa şiir, batıdan doğacak olan Güneşten haber verendi. Toplumun gözü, şairin toplumla atan kalbiydi. Şiir, tanınmaktan çok yabancılaştırılıp uzaklaştırıldı ve anlaşılmaktan çok anlaşılmazlığa terk edildi. Oysa şiir, zihin ve gönül kapısını açan tek anahtardı.

Fransız şair ve yazar Valéry, şiir için şöyle diyor: “İlk dize Tanrıdandır.” Turgut Uyar, yine söylediklerimi pekiştirmek adına şöyle diyor: “Şiir üzerine, gerçekten yeni olan şiirle yeni bir şeyler öğrenebiliriz; ancak şiir üzerine yazılanlarla değil.” Şiiri, şiir içinde tanımanın ve anlamanın önemini, Turgut Uyar’ın sözüyle daha iyi algılayabiliyoruz.

Ben, şiir okumayı sevmiyorum!

Bunu diyenleriniz de var elbette. Fakat buraya gelip bu sunumu dinliyorsanız emin olun siz de şiiri, şiir de sizi seviyor demektir. Şiir zaten okunmaz! Şiir okumak sevilmez. Şiir yaşanır, şiir hissedilir. Ne güzel ifade etmiş Mevlana: “Şiir, sözcüklerin dinidir.” Sözcükler aslında bir araya gelerek bir nevi yazıldığı duyguya, aşk tadında ibadet ederler. Bu şiir türü her ne olursa olsun. Kastım olan yalnızca aşk şiirleri değildir. Ve Bülent Özcan ifade ediyor: “Sözcüklere ruh verme sanatıdır şiir ki okudukça canlanır sözcükler…” Düşünsenize, hepimiz âşık olup seviyoruz ya da hepimiz vatan sevgisiyle yanıp tutuşuyoruz. Fakat bir şair; bizim, yani hepimizin hissettiği bu ortak duyguları öyle bir kaleme alıyor ki içimiz susuyor. Şair içimizi susturuyor. Ve biz, yazdığı o şiiri okudukça duygularımızı ete kemiğe bürüyoruz. Hatta en genel şöyle bir tepki veriliyor: “Adam/kadın yazmış ya…” Bu tepki, şunu demek istiyor aslında: “Öyle bir yazmış ki şair o duyguyu, bunun üzerine söz söylemek anlamsız artık…” Hissettiğimiz duyguların sancısı bitiyor o şiiri okudukça. Şiiri sorgulama; oku ve yaşa! Eri o şiirin içinde, kaybolup git. Duygularının Nirvana’sını/üst noktasını hakkıyla yaşa. Çünkü duyguların, yani hissiyatın kelimelere dökülmüş ve hatta kelimelere dökülmekle kalmamış, mısra mısra işlenmiş satırlara. İşte bu yüzden şiir, okunmaz; yaşanır. “Şiir ki sözden, kelimeden ibarettir.” diyen yanılır, aldanır. Şiir; yaşayan, nefes alıp veren bir şeydir. Çünkü şiir, aslında bir YÜREKTİR! Okuyucuda vücut bulan bir yürektir!

Nur Horus

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...