Gelin Birlikte Olsun

Gece Gündüz
A A

Gelin Birlikte Olsun

Sabahın ilk ışıklarıyla düşünmemeye başladım bugün. Hatta güneş henüz yüzünü göstermemişti. Güzel bir kahvaltı için attım kendimi sokağa. İki adet gofretle geçiremezdim bu sabahı. Kurtuluş parkında ufak bir yürüyüş yaptım, tertemiz havayı doldurdum ciğerlerime. Güneşi sancısız doğurana değin yürüdüm. Yol üstündeki bir fırından sımsıcak iki adet zeytinli aldım. Şımartmalıydım işte bugün kendimi. Pahalılarından taze domates salatalık aldım. Murat abi henüz su serpmiş üzerlerine. Günde on tane kadar içtiğim kahveyi dahi pahalı markadan aldım. Son on liramı da sigaraya verince durup bir düşündüm. Lise yılları geldi aklıma. Okuldan çıkınca cebimizdeki parayı kuruşuna kadar toplaşıp, aç karnına son paramızı bir paket sigaraya verdiğimiz zamanları düşündüm. Sarı’nın evine giderdik sonra yürüyerek, yol parası sigaraya gitmiş, karnımız aç. Eve varınca da babasının bozuk para zulasını patlatırdık, gidip kendimize ramazan pidesi ve ayran almak için. Bunları düşününce gülümseme belirdi yüzümde. Hayatım boyunca yaptığım kalitesine göre lezzet endeksi en tepelerde olan kahvaltıydı o.

Bunları aşınca vardım eve. Ufak balkonda küçük masada kalitesi yüksek bir kahvaltı hazırladım kendime. Ayran ve pide değil yani. Bu sabah söz vermiştim kendime. Beynimi boşaltacaktım komple. Hiçbir şey düşünmeden geçmeliydi bugün. Okyanusun dibindeki bir şişe gibi, bomboş… Ne babamın hastalığı, ne annemin çaresizliği, ne de onlardan uzakta yaşıyor olmam gerçeği. Konu ailemden açılınca aramak istedim babamı. “Ailenizi arayın, ihmal etmeyin” diyenlerdenim ben de.

-Nasılsın baba?

-İyiyim oğlum, sen nasılsın?

-İyiyim, kahvaltı falan uğraştım biraz, Kocatepe’ye karşı sigara içiyorum.

-İyi yapmışsın oğlum, bir ihtiyacın var mı? Paran var mı evladım?

-Var param var, idare ediyorum.

-Tamam oğlum hadi kendine dikkat et, görüşürüz.

-Bahçe nasıl baba? Uğraşıyor musun hala?

-Ee yapıyoruz oğlum bir şeyler, annenin çok selamı var. Kendine dikkat et…

Vakit sıkıntısı olduğundan değil bu hemen telefonu kapatmak isteği. Bir kere telefona alışkın değil ilk başta. Yıllardır bir cep telefonu kullandırtamadık adama. Ama genelde konuşmaz öyle uzunca zaten. Sadece telefonda da değil, benim babam pek konuşmaz. “Yıllarca içtiği içkinin bünyede yarattığı bitkinlik” derim ben babamın hastalığına. Siz şimdilerde siroz diyorsunuz. Çaresi yok, ömür boyu ilaç alkolden uzak sigara yok. İyi de gidiyor gibi bizim peder bey şimdilik, bakalım.

İçim bir dem rahatlayınca, eski sevgilim geldi aklıma. Aman sakın rahatlık deyince aklıma onun gelmiş olmasına aldanmayın. Hayatımda geçirdiğim en “Rahatsız” dönemin mimarı kendisi. Yine de acaba bu sene gelir mi diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi. Bugünü özel ilan ettim sonuçta. “Geçen sene de aynı gün gelmişti.” diye geçirdim içimden. Gözlerimi kapatınca Sakarya metro durağı geldi gözümün önüne. Orda durup bekleyişlerim. Gecenin bir vakti, hava ayaz kıyamet. Sırf karşılıklı oturup birer bira içmek için. Sonra Ankara’nın tüm otobüs durakları geçti önümden. 145 numaralı otobüsü beklediğimiz özellikle, başyapıt gibi şurada. Bazen çok dolu gelirdi otobüs, bizim prenses binmek istemezdi. İkinci otobüsü beklemek için geçen süre, “Beklemek” kelimesine yeni anlamlar katardı. Beklemek bir anda Mutluluk oluverirdi. Sonra o gelen otobüse binerdi, bense yürüyerek evime.

Sonra bunları düşünmekten de vazgeçtim. Dedim ya; “Bugün düşünmek yok!”. Bir sigara nefesiyle dağıttım tüm kafamdakileri, bir yudum da kahve. Kira yaklaşmış, faturalar, aidat borcu, sınavlar ve ardı arkası gelmeyen olaylar. Hiç biri, hatta odadaki sigara kokusuna bulanmış kıyafetlerin yarattığı baş ağrısı bile yok. Çarşafları değiştirdim, perdeyi çamaşır makinesine attım. Bir güzel de havalandırdım odayı. Ardından da kendimi arındırmam gerektiğini düşündüm. Umutla kurduğum kumdan kaleleri yıkışımın ilk günü olacaktı bugün. Ufak bir çocuk gibi, o umut kaleleri yapılırken çektiğim tüm çileyi, yorgunluğu unutup bir çırpıda ezip geçmem gerektiğini anladım. Yaktığım sigaranın verdiği haz haklılığımı kutlar gibiydi. Yavaş yavaş aldım nefesleri, verdim. Sokaktan geçen soğan satan amcanın megafon anonsu seçimleri hatırlattı sonra, seçim derken siyaset tabii. Ardından siyaset ölümü çarptı yüzüme. Hayır! Bugün, bu ülkede ölen sayısız masum insanı dahi düşünmeyecektim.

Aslında bakarsanız doktorumun tavsiyesiydi bu, “Bu kadar DÜŞÜNME!”. Hoş benim doktorum da öyle diplomalı olanlarından değil. Zamansız çıkar; “Bana gel!” der, ben de giderim. En güzel psikolojik tedavinin sabahını düşünmeyeceğim bir gece olduğunu henüz geçtiğimiz aylarda öğrendim. Uzun, belki biraz şefkat yoksunu fakat insanın ruhuna dokunur cinsten. Bunları düşünürken Sırp arkadaşım Anya’nın söyledikleri geldi aklıma. İlk anda sevmezsem bir insanı duvarlarımdan içeri girmesine imkan yokmuş bir daha. Ama sevdiğim zaman da duvarlarımdan dışarıya çıkartamıyormuşum kimseyi. Kötü bir huy mudur bilmem. Fakat bunları söyleyen insan o duvarları tırmanarak kaçtı benden. Sevdiğim bir insan olduğunu söylememe gerek yok sanırım…

Hiç uyumamış olmamın verdiği yorgunluk beynime acı sinyalleri gönderiyordu sanki. Önceki gece canlandı gözümde, neden uyumadığım. Oysa uyumak için girmiştim sıcak yatağa. Yarım saat kadar da kendimden geçmiştim. Nasıl oluyorsa kafasını koyduğu anda uyuyup saatlerce uyanmayan adam son birkaç yıldır uykuya hasret bir hale gelmişti. O zamanlar mutluymuşsam demek. Zira kafasını koyduğu anda uyuyan insanların mutluluğunu kıskanır durumdayım son birkaç yıldır. Uykumu kaçıran bir yavru köpek ciyaklaması, üstüne gelen dertlerin düşüncesi uyutmamıştı haliyle. Her şey bir gün biter diyorlar ya, inanmayın. Dert bir türlü bitmiyor. Geçmişte yaşadıkları bile insanın önüne dert olup düşüyor bazen. İşte bu durumda da hasretin esaretinden kurtulup kıyıya vuran anılar kaçırmıştı benim de uykumu, köpek sesi bahane. Az uyuduğum iyi oldu diye kendimi avuttum sonra. Zira ertesi gün erken saatte işlerim vardı. Akşama erken yatar erken kalkarım diye geçirdim fakir aklımdan.

Mutfakta iki adet şarap kadehi takıldı gözüme. Geldikleri gün gibi yan yana duruyorlardı. İlkokuldan bir kız arkadaşım babasının yaptığı dört şişe şarapla birlikte getirmişti. Gece boyunca çok sigara içiyorsun demiştik birbirimize. Gece sonunda dört paket sigara ve dört şişe şarabın sonunu görmüştük. Dışarıdan gelen sesler dikkatimi dağıttı sonra. Yağmurdu fakat nasıl bir öfke. Nefret eder gibi boşalıyordu gök, sanki kin kusuyor üstümüze. Ankara dayanamadı bu kadar gözyaşına, şehrin elektrikleri kesildi. Bense yağmurun balkon camında çıkardığı seslerle gözlerimi kapattığımda on altı yaşındaydım. Yeni taşındığımız yazlın evin çatı katında dizlerimi kapatmış bir şeyler düşünüyorum. Ocak ayında bir yazlık ev. Site henüz oturmamış, elektrikler kesik. İkamet ettiğimiz evdeki sorunlar dolayısıyla aile stres içinde. Babam evde ısrarcı, annem isyanda ve ben mutsuzum. O zamanlar en büyük zevkim pilli bir müzik setinde bulabildiğim her şarkıyı dinleyip yağmur altında uyuya kalmak. Her bir yağmur damlası çatıya eriştiğinde çıkarttığı sesle tanıttı kendini bana. O zamanlardan beri nefret eder benden. Sanki; “O çatının altından çık da göreyim seni!” der gibi. Çalan telefonla yine döndüm dünyaya, annemdi arayan. Kafamı kaldırdığımda yağmurun dindiğini, Kocatepe’nin üzerinde kocaman bir gökkuşağı belirdiğini fark ettim. Gayet içten ve doğal halimizle birbirimizi kutlayıp uzatmadan kapattık telefonu. Fakat o henüz telefonu kapatmadan ben onu düşünmeye başlamıştım. Babamın hastalığı ve nazıyla uğraşırken ne kadar yorgun düştüğünü sesinden anlayabiliyordum. Her ziyarete gittiğimde daha bir boyu kısalıyordu sanki. Gözlerinin altı, saç rengi gibi fiziksel görünümünde oluşan değişmeler canımı yakıyordu. Düşünmesi zor olsa da, onu kaybedeceğim gün ve o günden sonrasının benim hayatımın asıl zor bölümü olacağını geçirdim aklımdan.

Tekrar bir telefon sesi duyunca kafamdaki bu bulutlar da dağıldı. Sürekli takip ettiğim bir web adresinden gelen bir bildirim. Beni çok özlediklerini, eskisi kadar ziyaret etmediklerimi söylüyorlardı. Baktım biraz, son paylaşım ülkelerin metro hatlarıydı. Önce Ankara metro hattını görünce biraz güldüm. Paris metrosunda gezinen farelerden farkı yoktu çünkü. Daha sonra gözüm Londra metrosuna takıldı. İngiltere’ye hiç gitmemiş olmama rağmen o kadar tanıdıktı ki metro hattı. İsimler bile yabancı değildi. Uzun bir süre neden bu kadar tanıdık geldiğini sorguladım. Çok geçmedi renklerle gözümde canlanması. Aylarca yattığım yatağın başucunda, hemen dünya haritasının yanında asılıydı. Eski kız arkadaşım, çok gezen biriydi. Yani zamanında gezermiş. Haliyle ilk günler Londra’nın metro hattının haritasına ihtiyacı olmuş. Daha sonra da hatıra olarak başucuna asıp saklamış. Bunlar benim tahminim. Fakat tüm bunlar; o yatakta uyandığımda gördüğüm renkli borular şeklindeki metro hattının üzerindeki isimleri tek tek okuduğumu sabahları hatırlattı. En çok ilgimi çeken de pembe çizgiyle geçilmiş “Baker Street” durağı olurdu. Sanırım Sherlock izlemekten kafayı yediğim dönemlerdi.

Son bir yudum daha almaya çalıştığım kahve fincanının tamamıyla boş olduğunu fark etmem uzun sürmedi, haliyle ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşadım. Ev arkadaşlarımı aradım, o gün benim günümdü. Dersleri uzun sürmeyecekse çıkalım birer içki içelim demek için. Bir şekilde buluşma ayarladık, on beş dakika yürüme mesafesi. Yürümek, başlı başına tedavidir bence. Fakat yürürken düşünmek tam bir baş belası. Mesela yürüdüğümüz sırada, utandığımız ve unutmak istediğimiz bir anıyı düşündüğümüzde adımlarımızı hızlandırırmışız. Unuttuğumuz ve hatırlamaya çalıştığımız bir şeyi düşünürken de adımlarımız yavaşlarmış. Bu yüzdendir ki on beş dakika mesafe yarım saati buldu. Bu bilgiyi hangi kitapta okuduğumu hatırlayamadım yol boyunca.

Buluştuğumuz mekan, Kızılay’ın göbeği, Babel. Çok severim orayı, salaş bir ortam. Dışarıdan bakınca “Biz burada hayvan seviyoruz !” diyorlar. Fakat et yemeklerini muazzam yapıyor olmaları ironisi benim için hala bir korku sebebidir. Arkadaşım hayatı boyunca yaptığı en berbat espriyi anlatırken daldım yine. Belki gerçekten berbatlıktan belki de anlattığı olayın geçtiği mekanın anısından. Dev bira bardağının dibinden, tepedeki köpüklere ulaşmaya çalışan baloncuklara bakarken canlandı gözümde ortam. O gece tarifsiz bir yangının kıvılcımlarını başlatmıştık sanırım eski sevgilimle. Gecenin ilk saatlerinde gelen radikal bir “Bir daha görüşmeyelim !” kararını, kendimize yıldönümü olarak hangi günü seçeceğimiz tartışmasına bağlamıştık.

Kulplu, kocaman, biraz sarı biraz beyaz ve buğulu bardağa bakarken sırasıyla canlandılar gözümde; ilk aşklarım, tüm sevgililerim, özel günler… Bardağın yansımasına uzun saçlı gelen girdi ilk önce. O mutlu ifade vardı suratında. Yaşım on yedi belki on sekiz. Aklımca onu mutlu etmek için topladığım sayısız şişe kapağı Babel’in yerlerine döşendi. Rengarenktiler. Bir an o kapakların toplamak için daldığım şişelerin arasında buldum kendimi. Yağlı, paslı iğrenç bir depo, diz kapağıma kadar şişe. Ben ise hiçbirine basmadan tuvalete kaçıyorum masadan. Çok içtim ve uykusuzum ona yoruyorum bu durumu. Yüzüme su vuruyorum, biraz toparladım gibi. Fakat oradan çıkınca ya her yer tekrar kapak ve şişe olursa diye korkuyorum içten içe. Neyse ki korktuğum olmadı, arkadaşlarım da durumu anlamış delirdi bu iyice diye bakıyorlar suratıma. Masaya geri döndüğümde tekrar görüyorum hatun kişisini. Minnettar bir ifade yerleşmiş suratına. İşte aynı minnettar ifade benim suratıma yerleşmiş olacak ki, bizim çocukların dalga geçmesiyle kendime gelebildim. Geceyi alkolün de etkisiyle sırasıyla, milli takım, ülkenin durumu, ev arkadaşımın hoşlandığı kızın sevgilisinden ayrılması ve İstiklal Marşı ile kapattık ve evimize döndük. Geldiğimiz gibi herkes dağıldı odasına. Bense boş salında sigara, kahve ve müzik eşliğinde bir şeyler karalama peşindeyim. Ne yazsam bilmiyorum, şu yazıya ilk başladığım an ve şu an arasında o kadar farklı ruh halleri içerisine girdim ki. Ben bir gün de olsa “Kendim için güzel bir şey yaptım!” demek istemiştim. Ne kadar silik bir tip olduğumu anlatmak istememiştim. Bazen kendimi Bayramlarda ziyaret edilmek istenmeyen akraba gibi hissediyorum, yolu uzatmaya değmez dediğiniz. Bazen birebir Petit-Beurre bisküviler gibiyim. Evet, düşünce olarak hala bir bisküviyim. Fakat tatlıların altına yapı malzemesi tadındayım. Zaten şekli de bir garip, inşaat malzemesi kıvamında. Beni yapanlar da bu durumun farkında ve ev hanımları dahil herkes bu durumdan mutlu.

-Selam, ben geçmişte yaşayan ve hep acelesi olan adam, hatırladınız mı ?

Eski bir sevgilim var demiştim yazımın henüz başında, “Acaba gelir mi?” diye sormuştum kendi kendime. Neyse, ben artık düşünmeyeyim bunları. Bir sigara daha yatırdım küllüğü kahve yaparken. Saat de bir hayli geç olmuştu. Doğum günümün son saatleri. Yarın işim erken saatte, erken kalkmak şart. Yatağımdaki yüzümü kızartıp uykumu kaçıran canavarları düşünürken buldum kendimi. Bir sigara daha yaktım kahvenin son yudumuyla, uzattım kafamı pencereden. Eskisi gibi dolmayacaklarını bile bile sokağın ışıksız pencerelerini yeni hikayelerle renklendirdim. Keşke demekten dilimde tüy bitti de, o son sigara benim uyku iznim gibiydi, bitmek bilmedi bir türlü. Yavaş yavaş süzüldüm yatağa, soğuktan buz kesmiş ayaklarım, sevgili sıcağını yakaladı battaniyenin altında. Dedim ya uyumadım önceki gece diye, uyuya kalmışım anıların sağanağında.

Mustafa Öven

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...