Buhran

Gece Gündüz
A A

Kâğıdı yedim. Kalemi kışlıkların yanına kaldırdım. Yaşımdan büyük bir iş yapmış olmanın gururuyla yere oturdum. Ölümü hatırlamanın ne denli ferahlatıcı bir his olduğunun farkına vardım. Kafam yerinde değildi. Son zamanlarda aklımda sık sık beliren intihar fikrini bir kez daha savuşturdum. Sağlıklı biriymiş gibi görünmeye çalışarak normal insanların konuşmalarını dinliyordum.

“Arkadaş olarak görüyormuş beni, ulan ‘Aşığım!’ diyorum be… Gece uyku uyuyamıyorum ben Selda’yı düşünmekten. Nasıl arkadaşı olayım ben onun? Öyle değil mi Fırat, bir şey söylesene.”

Tabii, yazar olan benim ya. Herkes bana anlatacak bunları. “Kadınlar böyledir…” diye başlayacağım söze, uzun uzun duvara bakacağım. Sonra süslü bir cümle daha ekleyeceğim ardına. Peh! Oysa içimden, “Başlayacağım şimdi senin Selda’na!” diye haykırmak geliyor. Ama böyle bir tepki vermem, anormal biri olduğumu düşündürtebilir. Ve benim hayattaki tek başarım, bu zamana kadar anormal biri olduğumu kimseye fark ettirmemem.

“Hayırlısı olsun dostum, başka biri çıkar umarım. Unutturur sana bunları.” diyorum, diğer insanlarda gördüğüm jest ve mimikleri kullanmaya özen göstererek. Kızarıyor adam. Bağırarak konuşuyor:

“Ne diyorsun sen Fırat, ben sana Selda’yı istiyorum diyorum. Hangi başkasından bahsediyorsun sen?”

Sesini yükseltmesi beni iyice geriyor. Elim ayağım titriyor sinirden. Susuyorum. Eğer hapishane yemeklerinden birazcık hoşlanıyor olsaydım onu öldürürdüm.

“Fırat, sen aşkı anlamamışsın dostum.”

Kan beynime sıçrıyor. Tüylerim ürperiyor. Hapishane yemeklerini aklıma getirip sakinleşmeye çalışıyorum. Israr ediyor adam.

“Cümleleri biraz süslü diye bir şey zannediyoruz bunları. Derdimizi anlatıyoruz. Adam, ‘Başkası unutturur…’ diyor. Ulan Fırat, teselli vereceğin yerde söylediğin şeye bak.”

Hapishane yemekleri… Hapishane yemekleri… Hapishane yemekleri… Olmuyor.

“Seninle mi uğraşacağım lan ben!” diye bağırıp küfürler savurarak adamın üstüne doğru yürüyorum. Cebimdeki bıçağı çıkarıyorum. İçimde hapishane yemekleri sebebiyle oluşan bir endişe… Ürkekçe saplıyorum adamın kalbine. Çevredekiler engellemeye çalışıyor, güçleri yetmiyor. 3 kere saplayıp çıkarıyorum bıçağı. Kanlar içinde kalan elime bakıyorum. Ve yerde kıvranmakta olan arkadaşıma…

***

Boğuk bir ses, gittikçe daha fazla boğumlanarak kulağımda büyüyor.

“İşte öyle Fırat, ‘Ayrılıyorum ben Selda…’ dedim. Çarptım kapıyı, geldim.”

Kafamı kaldırıyorum. Çok boş bakmış olacağım, ekliyor adam:

“Sen dinlemiyor musun beni Fırat?”

Yüzünde acı bir şeyler var. Ağlayacak gibi oluyorum.

“Yazmayı bıraktım ya ben, çok kötüyüm be oğlum. Hakikaten çok kötüyüm.”

Halime acıyan bir tavır takınıyor. Dudaklarını kenetliyor.

“Ne düşünüyordun?”

“Seni ve senin gibileri öldürmeyi…”

Kafasını çeviriyor. Tuhaf bir gülümseme yerleşiyor dudaklarına. Ben tekrar önüme dönüyorum.

“Hapishane yemeklerinden birazcık hoşlanıyor olsaydım hepinizi öldürürdüm.” diyorum.

Ayağa kalkıyor, sırtıma hafifçe dokunarak uzaklaşıyor yanımdan. Kâğıdı yediğimden, kalemi kışlıkların yanına kaldırdığımdan beri kendimi tanıyamıyorum. İyi değilim. Sesler, görüntüler, yazılar birbirine karışıyor. Rüya, gerçekle iç içe. Yazmak zordu ama yazmamak çok başka… İnsanlardan uzak olmak istiyorum. Katil olmak istemiyorum. Hapishane yemekleri… Hapishane yemekleri… Hapishane yemekleri…

Mustafa Aplay

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...