Anksiyete

Gece Gündüz
A A

Düzensizliğiyle göz yoran odanın köşesinde, iki tekli koltukta oturuyorlar. Sigara kokuyor oda. Ses yok. Yavuz, kafası koltuğun ortasına gelecek şekilde yayılmış, halının desenlerini seyrederken Hasan da bacaklarını açıp kapatarak dizlerini birbirine vuruyor. Yavuz’un gözleri, uyuşturucu müptelasına benzemesine neden oluyor. Uykusuzluğun tesirinde. Hayatında hiç taramadığı saçlarıyla uzun süredir kesmediği sakalı birbirine karışmış. Derin bir nefes alarak bozuyor sessizliği. Hasan, dalgınlıktan sıyrılıyor. Aşağı doğru kaymakta olan gözlüğünü düzeltiyor. Şişman, gözlüklü ve iyi giyinen bir adam. İyi bir okur aynı zamanda. Yavuz’un da saygı duyduğu biri.

“Ne lan bu dalgınlık?” diyor. Hafifçe gülümsüyor.

Yavuz, doğrulup atletini düzeltiyor. Yanıt vermiyor. Kafasını çeviriyor. Çatlak dudaklarını kıpırdatarak konuşmaya yelteniyor sanki. Ama hayır, konuşmuyor.

Hasan, gözlerini ayırmadan Yavuz’u izlerken o sehpanın üzerindeki sigara paketine uzanıyor. Ve kalan son sigarayı da çekiyor içinden.

“Oğlum, sen çağırdın beni buraya, ‘Konuşmamız lazım.’ dedin. Eğer bir şey söylemeyeceksen gideyim ben.”

“Kötü bir yazar mıyım sence ben abi? Yeteneksiz miyim? Doğru söyle.”

Bu çocuksu soruya anlam veremiyor Hasan.

“Hayır.” diyebiliyor sadece. Biraz sonra ekliyor:

“Ben beğeniyorum senin öykülerini, potansiyelin var.”

“Hadi oradan abi, ne potansiyeli? 10 senedir bunu söylüyorsun. Hâlâ yerimde sayıyorum. Yeteneksizim işte abi, yeteneksizim!” diye bağırıyor ve son cümlede gözleri doluyor genç öykücünün.
Ardından sessizlik… Duman… Hasan, bir şeyler söylemek istiyor fakat sağlıklı bir cümle kuramıyor kafasında. Yavuz, gözlerini duvara dikmiş, duman soluyor. Gözlerini duvardan ayırmadan bu kez düşük bir ses tonuyla konuşuyor.

“Bunu daha önce hiç düşünmemiştim.”

“Neyi?”

“Kötü bir yazar olma ihtimalimi. Daha önce hep beni reddeden yayınevlerini, dergileri suçladım. Öykülerimi hep beğendim. Ama hafta boyunca düşündüm. Çok düşündüm.”

Sesi yine ağlamaklı. Sakallarını sıvazlıyor. Burnunu çekiyor.

“Ben, bütün planımı yazmak üzerine yapmışım abi. Ya zannettiğim kadar iyi bir yazar değilsem. Ya hiç iyi bir yazar değilsem. Bu fikir beni ürpertiyor.”

“Üzülme. Arada olur böyle. Kötü bir dönemden geçiyorsun sanırım.” diyor Hasan ve ağlamaya başlayan Yavuz’a acıyarak bakıyor bir süre. Üzülüyor. Çok sevdiği dostuna yardım etmek istiyor. Kelimelerini özenle seçerek konuşuyor.

“Ben çok okudum bu yaşıma kadar Yavuz. İyi bir okur ve iyi bir eleştirmen olduğuma inanıyorum. Benim fikrimi önemsiyor musun bilmiyorum ama ben, senin kaleminin gerçekten kuvvetli olduğunu düşünüyorum.”

Bir tepki vermiyor Yavuz. Gözyaşlarını siliyor. Burnunu çekiyor. Gözleri, duvardan sehpaya kayıyor.

“İkinci sınıf öyküler genelde ölümle bitermiş, biliyor musun abi?” diyor hafifçe gülümseyerek.

“Nedenmiş o?”

“Neden olacak? Yazar kabiliyetsiz olduğundan iyi bir son yazamıyor. Ve çareyi kahramanların ölümünü yazmakta buluyor.”

Hasan, tekrar düzeltiyor gözlüğünü. Bir şey söylemiyor. Aklında Yavuz’u bir psikologa götürme fikri var.

“Bunu internette gördüm. Sonra öykülerimi düşündüm. Açıp okudum bazılarını. Yüzde 90’ı ölümle bitiyor.”

Hasan, hayır demek, itiraz etmek istiyor fakat yapamıyor. İkinci sınıf öyküler, ölümle biter çünkü. O da inanıyor buna.

“Bırakacağım abi, bırakacağım. Olmuyor işte. Yapacak bir şey yok. Yazmayacağım bundan sonra.” diyor ve tekrar ağlamaya başlıyor.

Hasan’ın boğazında düğümleniyor kelimeler. Birkaç dakika önce oldukça akıl dışı bulduğu dert, onu da sarsıyor şimdi. Neredeyse o da ağlayacak. Güçlükle konuşuyor.

“Yazmadan yaşayamazsın ki sen…”

Yavuz, bir yandan ağlıyor, öte yandan da onaylar gibi kafasını sallıyor.

“Yazmadan yaşayamam ben…” diye birkaç kez tekrar ediyor sonra.

Hasan eğilmiş. Ellerini çenesine dayayarak otururken düşünceler içinde boğuluyor. Saatler geçiyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Yavuz, biraz rahatlamış gibi. Hasan ise dostuna yeteri kadar destek olamayışının üzüntüsüyle “Ben gideyim artık.” diyerek ayağa kalkıyor. Kapıya doğru yürürken Yavuz’un seslenişini duyuyor:

“Abi!”

“Efendim?”

“Ben seni buraya neden çağırdım, biliyor musun?”

“Konuşmak için dedin.”

Bir süre sessizce birbirlerine bakıyorlar. Yavuz’un gözlerinden yaşlar süzülüyor. Hasan, salonun kapısının eşiğinde kımıldamadan dururken Yavuz, çekmeceyi açıyor. Hızlı bir hareketle alıyor silahı ve hemen Hasan’a çeviriyor yönünü.

Donakalıyor Hasan. Yutkunamıyor.

“Kımıldama abi.” diyor.

“Ne yapıyorsun Yavuz?”

“Hafta boyunca çok düşündüm abi. Ben yazamıyorum. Olmuyor. Yeteneksizim. Ve senin de dediğin gibi ben, yazmadan yaşayamam abi.”

Hasan, silahın neden kendisine dönük olduğunu anlamaya çalışırken soğuk terler dökülüyor bedeninden. Titremeye başlıyor. Sonra ani bir kararla kapıya doğru koşuyor. Açmaya çalışıyor. Olmuyor. Kapı kilitli. Yavuz, arkasından gülerek geliyor.

“Korkma abi, öldürmem seni. Senden bir isteğim var sadece.”

İki tuhaf bakış birbirine değiyor. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor ikisi de.

“Bu hafta 3 kez denedim bilek damarlarımı kesmeyi, olmadı. Yapamadım. Beceremedim. İntihar etmeyi bile beceremedim. Seni de konuşmak için falan çağırmadım aslında. Beni öldürmen için çağırdım.”

Hasan’ın yüzü bembeyaz. Daha fazla titriyor. Daha hızlı soluk alıp veriyor. Konuşamıyor.

“Çekmeceden bir silah daha alıp geleceksin şimdi. Ve onunla öldüreceksin beni. Sonra da çekip gideceksin. Ama bunu yapmazsan… Benim elimde de silah var gördüğün gibi.”

“Yanlış yapıyorsun Yavuz.” diyebiliyor Hasan sadece. Sonra Yavuz’un gösterdiği yere doğru gidiyor.

“İkinci çekmece.”

Açıyor. Silahı alıyor. Ama Yavuz’a doğrultamıyor onu.

“Öldür şimdi beni.” diyor Yavuz, kaskatı bir çehreyle.

“Yanlış yapıyorsun.” diye tekrar ediyor Hasan ve titreyen elini güçlükle kaldırıyor. Ter akıyor alnından. Silahı yavaş yavaş kaldırıyor. Bir katil olmaya ne kadar yakınsa bir maktul olmaya da o kadar yakın.

“Vur!” diye bağırıyor Yavuz.

Hasan, derin bir nefes alıyor.

“Sana doğruyu söyleyeceğim Yavuz. Tanıdığım yayıncı arkadaşlarımın da hiçbiri, senin çok iyi bir yazar olduğunu düşünmüyordu. Ben de öyle.”

“Çek tetiği, konuşma.”

Hasan, aldırmıyor. Yüzündeki donuk ifade, oldukça ürkütücü.

“Vasat bir yazardın sen. Herkes böyle düşünüyordu. Ama yüzüne karşı böyle söylemiyorduk tabii…”

“Hasan abi, çek şu tetiği! Allah aşkına, çek!” diye haykırıyor Yavuz ağlayarak.

Hasan, maratonu yeni tamamlamış bir atlet gibi soluk alıp veriyor. Güçlükle konuşuyor.

“Sen şimdi öldükten sonra okunacağını falan zannediyor olabilirsin. Çok zor. 500 yıl geçse de çok okunan bir yazar olabileceğini hiç zannetmiyorum.”

Yavuz, daha şiddetli ağlamaya başlıyor. Çocuk gibi. Tıpkı çocukluğundaki gibi.

“Yazarlık bir yetenek işidir aynı zamanda. Sadece çalışarak bir yere kadar oluyor. Sen de çok çalışıyorsun ama olmuyor işte. Yetenek işi.” diyor Hasan.

Yere kapaklanıyor Yavuz. Silahı bırakıyor. Halıya gömüyor yüzünü. Hüngür hüngür ağlarken Hasan da bırakıyor silahı. Yavuz’un yanına doğru ilerliyor. Elini omzuna atıyor dostunun. Yavuz, aniden kafasını çeviriyor. Ve kısa bir süre abisinin gözlerinin içine bakıyor. Sonra… Sarılıyorlar. Sımsıkı… Kemikleri çatırdıyor ikisinin de. Ardından zaman ve mekân birbirine karışıyor. Koyu bir his perdesi üstlerinde. Duman… Sessizlik…

Mustafa Aplay

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...