Zamansız Sevme Beni

Gece Gündüz
A A

Zamansız Sevme Beni

“Sekiz yaşındaysanız ve aşıksanız hayat çok güzel.”
Cedric

Peki ya yirmi sekiz yaşında ve evliyseniz? Hatta yirmi sekiz yaşında, evli ve bir çocuk babasıysanız? Hatta ve hatta yirmi sekiz yaşında, evli, bir çocuk babası ve hala çocuksanız?

Hiç hayal etmediğim bir yaştayım, kimsenin asla hayal etmeyeceği bir yaşta hatta. Henüz ilkokuldayken lise yaşlarımızın, lise yıllarında ise 18 yaşına gireceğimiz günlerin hayalini kurarız. Sonra 18 yaşımıza gireriz ve en büyük hayal kırıklığımızı (bence) o zaman yaşarız. Değişen bir şey yoktur, olmayacaktır da. Reşitsindir ama halen anne ve babanın kuralları geçerlidir, öyle de olmalıdır. On sekiz yaşındaysanız ve özgür olduğunuzu düşünüyorsanız hayat gerçekten çok aldatıcı.

Pazar günlerinin önemini, çalışmaya başladığı zaman anlıyor insan. “Yarın Pazar” demek; sözlükte mutluluğun, huzurun, rahatın ve gülümsemenin anlamı olmalı, yani bana kalsa ben öyle yapardım. Çalışmayla geçen bir haftanın ardından yatarak geçireceğiniz bir gün, yani aslında siz öyle düşünüyorsunuz. Sizinle aynı fikirde olmayan bir eşiniz ve hayattaki tek aksiyonu ağlamak ve altına yapmak olan bir oğlunuz varsa pazar sabahları hiç de yatılası olmuyor aslında, yani en azından benim yatma girişimlerim hep darbe ile sonuçlandı. Yirmi sekiz yaşındaysanız ve Pazar gününü uyuyarak geçireceğinizi planlıyorsanız planlarınızın boşa çıkması an meselesidir.

Cumartesilerle, pazarlarla lafı çok uzatmanın pek de manası yok aslında. Nereden başlasam, nereden cümleye girsem hiç bilmiyorum. Kelimelerin bana küsmüş olmasının nedenini biliyorum, çünkü ben kötü bir adamım. Ne kadar kötü bir adamım? Eşine olan sevgisinden daha çok ve yoğun bir sevgiyle bir başka kadını seven bir adamım, o kadarım işte. Eşimi sevmiyor muyum? O’nun için gözümü kırpmadan dünyayı yakarım, öyle bir yakarım ki hem de dünyanın, güneşten daha sıcak olacağına hiç şüpheniz olmasın. Yirmi sekiz yaşındaysanız ve sevdiğiniz kadınla evliyseniz tüm dünyayı karşınıza alabilirsiniz.

Hayat öyle garip oluyor ki her şey yolunda giderken, öyle sersemletiyor ki yaşanan olaylar insanı. Dünyanın en iyi babası olacakken, dünyanın en kötü kocası olmaya adayım şuan. Duygularım on sekiz yaşındaki bir çocuğun duyguları gibi mantığımın üzerini örtüyor. Deliler gibi koşmak istiyorum, sonra depar atmak. Sonra sadece duygularımın on sekiz yaşında olduğunu ve benimle bir bütün olmuş göbeğimin aslında depar atamayacak kadar büyük olduğunu fark ediyorum. Yirmi sekiz yaşındaysanız ve göbekliyseniz atletizm artık sadece televizyondan izleyeceğiniz bir spor.

Aslında çok da kötü bir adam değilim. Eşimi hiçbir zaman aldatmadım, hiçbir kadına O’nun gibi bakmadım. Hiç yalan söylemedim desem samimi olmayacağımı biliyorum, çünkü o doğum yaptığı sırada ben iş toplantısında değil şampiyonlar ligi final maçını izlemek için tribündeydim. Peki benim burada bir suçum var mı? Erken doğum insanların kaderinde var ve sen kaderini tahmin edemezsin, en azından ben edemedim. Yirmi yedi yaşındaysanız ve şampiyonlar ligi finaline biletiniz varsa başka seçeneğiniz yoktur.

Peki neden bir anda dünyanın en kötü adamı oldum? Yaşadıklarım beni cidden kötü bir adam yapar mı? Tarih sadece devletlerin tarihinden mi ibarettir? O devirde yaşayan, o tarihte yazılan insanlarında ayrı bir hikayesi, ayrı bir tarihi yok mudur? Olayları bir bütün olarak ele aldığımız zaman genellikle haklı çıksak da kişilere indirgediğimiz zaman haklı olmama durumumuz yok mu? Ya da tam tersi? Toplu iğnelerin içindeki dikiş iğnesi gibiyim, her şeyi görüyorum ama yeteri kadar dikkat çekici değilim.

10 YIL ÖNCE (SENİ BU KADAR SEVMEK ZORUNDA MIYIM?)
Sessiz bir gün ve ikimizde susuyoruz. Aynı sırada otururken gözlerine bakmak daha güzel. Seni aylarca uzaktan uzağa izlerken de mutluydum aslında ben. Bütün bir yılımı sadece seni izlemekle geçirebilirim ama ara sıra yanıma yiyecek bir şeyler getirirsen sevinirim. Neden susuyoruz peki? Konuşacak bir şey olmadığından mı? Konuşacak çok şey var aslında ama şimdi konuşsam sanki ses tonum ortamda gürültü yapacakmış gibi hissediyorum. Sessizliği sevmiyorum. Aslında senin sesini de çok seviyorum. Sen konuşurken kelimeler ağzından bir sandala binip uzaklara doğru kürek çekiyor, “F” harfi bir bacağını kaybettiğini söyleyince “E” harfi yana yatıp “F”yi sırtında taşıyor. Sessizliğin sesi gibi edebi şeylerden de hiç anlamam. Benim tek bildiğim “Gürültü yapma Semih!”tir.

“Söyleyecek bir şey bulamadın değil mi?”

Benden sıkılmıştı galiba. Ama gülümsüyordu, iki parmağının arasına aldığı saçlarını kıvırıyordu bana bakarken. Demek ki sıkılmamıştı, çünkü gözlerinin içindeki sevgiyi okuyabiliyordum. Artık bir şeyler söylemeliydim.

“Yoo. Aslında söyleyecek çok sözüm var da sen dinler misin bilmiyorum?”

Kurduğum cümleden ne kadar zor acınacak halde olduğumu fark ettiniz değil mi? Çünkü O fark etmişti.

“Seni dinlerken adına şiirler yazılmış bir kadından daha şanslı hissediyorum kendimi.”

Benden şiir yazmamı mı istedi?

“Neden öyle hissediyorsun ki ben sana şiir yazmadım ki hiç.”

“Sen zaten şiir gibi konuşuyorsun, bana şiirler yazmana gerek yok. Aslında yazsan hiç de fena olmaz. Bir de şiir gibi bakıyorsun, bazen lirik, bazen epik bazen de didaktik.”

Şiir gibi konuşanın ben olduğumu söylediğinde gazete sayfalarına gönderilen şiirlerin de buna dahil olma ihtimalini düşünmem lazımdı.

Öylece bakıyordum, sahi O’na bakarken ne de güzel bakıyordum.

“Seni bu kadar sevmek zorunda mıyım?”

9 YIL ÖNCE (AYRI GEZEGENLERİN UZAYLISIYIZ)
Neden böyle davrandığını anlamakta güçlük çekiyorum desem yalan söylemiş olurum. Bir şeylerin yolunda gitmediğinin ben de farkındayım. İçimdeki hüznün sebebi seni kaybedecek olmak. Belki binlerce bahaneyle geleceksin bana ve ben hepsine tek tek çözüm üreteceğim. Ta ki sen ayrı gezegenlerin uzaylısı olduğumuzu söyleyene dek.

Seni öyle seviyorum ki senden ayrılmayı her an düşünüyorum. Sen beni terk edersen, olur da seni kaybedersem, leylekler seni alıp başkalarına götürürse, dalgalara kapılıp gözünü başka bir kıtanın sahilinde açarsan… Sensiz bir dünyayı hayal edemiyorum ve birazdan sensiz dünyamın üzerine ayak basacağım. Seni özleyeceğim, öyle özleyeceğim ki bütün atmosfer bıraktığın boşluğa dolsa o boşluğu kapatmaya yetmeyecek.

Son kez gözlerine baksam dayanabilir miyim? Gözlerini giderken bana bıraksan? Sonra ses tellerini, saçlarını, ellerini, ayak parmaklarını, gamzelerini bana bıraksan? Hiç gitmesen aslında.

7 YIL ÖNCE (AYRILSAK DA BERABERİZ)
-Nasılsın? (Cevap atacak mı acaba?)

+İyiyim çok teşekkür ederim sen?

– Ben de iyiyim. Sadece nasılsın diye merak ettim. (Seni seviyorum. Seni çok özledim. Seni düşünmeden bir saniyem bile geçmiyor. Gülüşünü izlemeyi o kadar çok özledim ki. İçime çekmek istiyorum yeniden kokunu. Korkarak tuttuğum ellerini yeniden tutmak istiyorum. Zamanı durdurduğumuz anları istiyorum. Söylemiş miydim, seni çok özledim ve seni çok seviyorum. Yağmur bulutlarından daha doluyum şuan. Kendimi tutamayıp ağlayasım var. Bu arada seni çok özledim biliyor musun? Seni çok seviyorum.)

+İyi olmana sevindim. Sen hep iyilikleri hak eden birisin.

– Teşekkür ederim sen de öylesin. ( Benim için en büyük hatta tek iyilik sensin. İyilikleri ve iyi olanı hak eden sen olmasan biz neden ayrı olalım ki? Seni neden bu kadar çok özleyeyim ki? Seni çok özledim biliyor musun?)

+:)

-:)

BU SABAH (NEFES ALMAKTA ZORLANIYORUM)
Trafikte kural ihlalleriyle, bol gürültüsüyle, birbirine saygısı olmayan insanların yan yana yürümesiyle, sokağa tüküren mağara adamlarıyla dolu sıradan bir gün. Moralimi bozan ve olumsuz geçen iş toplantımın üzerine buz gibi soğuk bir su içiyorum. Yol üzerindeki simit gezegenine girip iki simit ve bir çay alıyorum. Hava sıcak ve ben havadan daha sıcak çay içiyorum. Sonra bir bardak daha çay içiyorum.

Etraf o kadar kalabalık ki iş toplantısı kötü geçen herkes buraya gelmiş sanki. Simidimden bir ısırık daha alıyorum. Merdivenlerin sol çaprazında oturmuşum ve gelip gideni inceliyorum. Beyaz saçlı, kemik gözlüklü ve göbekli bir amca eline aldığı envai çeşit poğaça ve börekle merdivenlerden çıkıp en sağdaki boş masaya oturuyor. Göbeğinin farkında değil veya böyle yaşamaktan gayet mutlu. Sonra 5-6 yaşlarındaki iki çocuğu ve onların pofuduk oyuncakları ile kısa boylu, sarı saçlı bir kadın merdivenlerden çıkıp benim yanımdaki masaya doğru ilerleyip – beni beğenmemiş olacak- sonra tekrar geri dönüp bir üst kata çıkıyor. Hafif bir kırgınlık, küçük bir tebessüm ile tekrar önüme dönüp simidimden bir ısırık daha alıp çayımı yudumluyorum. Dişin arasında kalmış susam gibiyim, fark edilmiyorum ama fark edilince de hemen dışlanıyorum.

Kafamı yeniden merdivenlere çeviriyorum ve ağzımdan susamlar tek tek dökülüyor. Bardağımdan dökülen çayın başparmağımı yaktığının farkındayım ama buna engel olmak için bile kımıldayamıyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi, hatta çıktı ve şuan masanın üzerine dökülen susamları tek tek ağzına atıyor. Gündüz vakti yıldızları sayabiliyorum, hatta yıldızlardan bir tanesi şuan kayıyor. Boğazım düğümleniyor Gordion düğümü ile. Yıllardır yaşamadığım hisler içindeyim. Eğer dünya üzerinde şuan bir salgın başlasa salgına yakalanacak ilk vücut benim vücudum. Yıllardır bu kadar özlediğimi fark etmemiştim. Aslında özlem duygusunu yaşamanın ne demek olduğunu yıllardır ilk defa hissediyorum.

Ve merdivenleri çıkınca O da durdu. Yıllar sonra ilk kez birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. Öyle güzel bakıyorduk ki, geçip giden yıllar bakışlarımızdan hiçbir şey götürmemişti. Kum saatini içinde kalmış son iki kum tanesi gibiyiz, düşersek birbirimizi kaybedeceğimizi biliyoruz. Şimdi kalkıp yanına gitsem ne diyebilirim ki? “Bizi kelimeler kurtaracak.” demişti yazar, şuan bizi kurtaracak herhangi bir kelime söylesin O’na olan sevgim ve saygım yüz kat daha artabilir. Seni en güzel ben sevmiştim, bunu sana defalarca söylemiştim. Ama biliyorum beni de en güzel sen sevmiştin. Şimdi bakarak anlaşabiliyor muyuz? Seni özlediğimi görmemen imkansız herhalde…

Şimdi eşine ihanet etmiş bir adam mıyım? Bilemiyorum. Kaderin cilvesi diye geçiştirsem de, bu sabah yaşananlar ve aramızda konuşulanları böyle nitelendiremem herhalde. Evet, eşimi çok seviyorum ve şimdi neler olacak hiçbir bilgim yok. Tarihi değiştirmek elimde olsaydı, kendi adımı tarihten çoktan silmiştim.

Oturup neler konuştuğumuzu belki bir gün anlatırım sayın okur. Neden bu yazıyı yazdım? Şimdi neler yapacağım? Mantığımla mı hareket etmeliyim duygularımla mı? Hiç bilmiyorum. Şu an bildiğim sadece iki şey var; birincisi yirmi sekiz yaşındaysanız ve aşıksanız hayat cidden çok karmaşık. İkincisi, evliyseniz ve saat gecenin ikisi olmuşsa bir an önce yatağa, eşinizin yanına gitmelisiniz.

Muhammet Sami Karakaş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...