Veda Busesi

Gece Gündüz
A A

“Yaralarımızı hayatımız boyunca kendimizle beraber taşırız
ve sonunda onlar bizi öldürür.”
Six Feet Under

Bundan tam 100 yıl önce her şeyin başladığına benzer bir yerdeyim. Küçük bir hastane odasında, tek kişilik küçük bir yatakta, 100 yıl öncesine nazaran epey büyük vücudumla öylece yatıyorum. Etrafta kimseler yok, makineler en yakın dostlarım. Güneş gözüme vurmasın diye çekilmiş perdenin arkasındaki dünya umurumda değil. Ya da son anımda ziyaretime gelen, adını bile hatırlayamadığım insanların solmuş çiçekleri içimi rahatlatmıyor. Herkesin beni terk ettiği küçük bir hastane odasında, vücuduma bağlı makinelerle tek kişilik küçük bir yatakta, sağa sola dönemeyip gözümü alan eski bir floresanın altında öylece yatıyorum. Her şeyin 100 yıl önce başladığına benzer bir yerdeyim. “Ağlasa da sevinçten havalar uçsak” yerine “Ölse de kurtulsak” kokusu var havada, en azından koklayabildiğim kadarıyla.

Sesimi duyacak kimseler yok etrafta, konuşsam kimseler de anlamıyor. Dedim ya en yakın dostum makineler. Bir düğmeye basınca hemşireler geliyor, birine basınca yatak yukarı kalkıyor, bir diğeri de yatağı aşağı indiriyor. Konuşmama gerek yok, zaten konuşsam da anlamayacaklar. Ölüme terk edilmiş bedenimi ruhum da terk etsin diye bekliyorum. Bedenimi terk ederken “Hazır kalkmışken bir bardak da su ver.” diye seslenmeyi planlıyorum ruhuma. Arkasına saklanan dişleri olmayan dudaklarımın suya aşkı gittikçe artıyor. 3 düğmeli kutumun 1. düğmesine basıp hemşireyi çağırmazsam ruhum bedenimin içinde kuruyup kalacak gibi hissediyorum. Ve bu en çok korktuğum şey.

Titreyen elimin ve hissizleşen parmaklarımın arasındaki en yakın dostumun ilk düğmesine basıyorum. Eski bir floresanın aydınlatmaya çalıştığı odam bir futbol sahası gibi aydınlanıyor bir anda. Ruhum bedenimin içinde kurumamak için kalkıp kendi suyunu alacak diye düşünüyorum. Gözlerim, nihayet yavaş yavaş kapanıyor. Son kez dünyaya bakmak için gözlerimi açıyorum. Küçük bir hastane odasının, tek kişilik küçük bir yatağında, yeni yıkanmış ütüsüz çarşafa benzeyen vücudumla öylece yatıyorum. Kimselerin açmadığı kapımın arkasından gelen konuşmaları ve bağırışları işitebiliyorum. Uzun zamandır kalkmadığım yatağımdan kalkıp, uzun süredir kullanmadığım ayaklarımın üzerinde duruyorum. Herkesin öylece terk ettiği bedenimi şimdi ben de terk ediyorum. Bir bedene hapsolmaktan kurtulmuş ruhumla, uzun süredir bu odaya hapsolmuş bedenimi bırakıp kendi özgürlüğüme gidiyorum. Kapıya, kapının arkasındaki özgürlüğüme doğru yürürken dönüp son kez yıpranmış bedenime bakıyorum. Bedenim bıraktığım yerde değil. Uzunca bir süredir hiç ayrılmadığım yatağım ilk defa boş ve ruhum bedenimi hala üzerinde taşıyor.

Hala yaşıyor olmanın hüznüyle kapıyı açıyorum. Kendimi rüyalarımda bile göremeyecek kadar eskimiş doğduğum evin salonunda buluyorum. Soğuk bir kış akşamında, sobanın etrafında toplanmış kardeşlerim, sedirin köşesinde oturup bana bağıran babam ve elleri dizinde babamın yanında oturan ben. Babam yine kızgın, yine her zamanki gibi küfürler savuruyor etrafa. Bir babamın bir de rüzgârın sesi var evde. Bundan tam 82 yıl öncesindeyim. Yeni hayatımın başladığı ilk günde… Babamın, sevdiğim kadın Nadide ile evlenmeme karşı çıktığı günde… Nadide’mden vazgeçtiğim günde. Eğer babama karşı çıkar da onun verdiği sözü tutmazsam beni vuracağını haykırdığı bir günde, sadece ağzımı kapatıp Nadide’mi düşünüyordum. Susmuştum. O anı görünce yaşlı bedenime büyük bir ağırlık çöküyor ve dizlerimin üstüne düşüyorum. Evdeki herkes bir anda bana bakıyor. Hep öfkeli olan babam, sobanın etrafına toplanmış kardeşlerim ve o an Nadide’mden başkasını düşünmeyen ben… Bütün gözler üzerimdeyken ben de dizlerimin üzerindeydim. Gözlerim bir anlığına kapanıyor.

Gözümü yeniden açıyorum. Küçük bir hastane odasında, yanıp sönen bir floresanın altında, dizlerimin üzerinde duruyorum. Kalbim uzun zamandır ilk defa bu kadar hızlı çarpıyor. Zorla da olsa yatağıma yatıyorum. Elime üç düğmeli makinemi alıp hemşireyi çağırmak için düğmeye basıyorum ama düğme artık çalışmıyor. Birkaç kere daha deniyorum ama olmuyor. Ortadaki düğmeye basıyorum. Eski bir floresanın aydınlattığı odama uzay gemisi iniyor gibi parıldıyor bir anda etraf. Ruhum bedenimi şu anda terk etmediyse bir çeyrek asır daha terk etmeyecek gibi. Yataktan kalkıp yeniden kapıya doğru ilerlerken yatağa tekrar bakıyorum. Ruhum hala bedenimi omuzlarımda taşıyor.

Sinirli babamı, sobanın etrafında duran kardeşlerimi ve belki de annemi görebilirim diye yeniden kapıyı açıyorum. Kapıyı açar açmaz yüzüme bir rüzgâr çarpıyor. Yolları yapılmamış bir mezarlığın ortasına çıkıyorum kapıyı açınca. Yıl 1944… Babam bütün hırsını topraktan çıkarır küreği tekmeliyor. Annemin mezarı başındayız. Kardeşlerim hüngür hüngür ağlıyor. Annemi son gördüğüm yerdeyim, annemi gömdüğüm yerde. O anı görünce yaşlı bedenime büyük bir ağırlık çöküyor ve dizlerimin üstüne düşüyorum. Mezar başındaki herkes bir anda bana bakıyor. Öfkesini topraktan çıkaran babam, mezarın etrafına hüngür hüngür ağlayan kardeşlerim ve o an hayattaki en çok değer verdiği kadını kaybeden ben… Bütün gözler üzerimdeyken ben de dizlerimin üzerindeydim. Ellerimle toprağı avuçluyorum. Gözlerim bir anlığına kapanıyor.

Gözlerimi yeniden açıyorum. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Önce Nadide’mi sonra da annemi kaybettiğim yerlere gidip geldim. Ellerimim titreme frekansı artıyor. Elime üç düğmeli makinemi alıp tuşlara basıyorum. Ne anneme ne de Nadide’me giden düğmeler çalışmıyor. Son bir düğme hakkım kalıyor, anlıyorum. En aşağıdaki düğmeye basıyorum. Güneş gözüme vurmasın diye çekilen perdem bir anda açılıyor. Dışarıda parlayan muhteşem güneş gözümü alıyor. Uzun zamandır hiç olmadığım ivedilikle yataktan kalkıp kapıya doğru ilerliyorum. Yatak hala boş… Kapıyı korku ve heyecanla açıyorum.

Bundan tam 40 yıl önce yeni ve acınası hayatımın başladığı yerdeyim. Küçük bir hastane odasında, tek kişilik küçük bir yatakta, ilk gördüğüme nazaran epeyce yıpranmış vücuduyla Kadriye’m yatıyor. Yıllarca kahrımı çeken, aynı yatağı paylaştığım ve çocuklarımın annesi olan kadın. Kadınım… Babamın bırakıp Nadide’yle evlenirsem beni vuracağını söylediği kadın… Mezara koyulana kadar son bir defa göremediğim kadınıma şimdi yaşlı gözlerle bakıyorum. Zorla açtığı güzel gözleriyle, gülerek gözlerime bakıyor. Kadriye’min güzel gözleri bana bakarken ben de dizlerimin üzerine çöker gibi oluyorum. Gözlerim doluyor. Gözlerine bakmaya doyamadığım kadının 40 yıldır bakmadığım gözlerine bakıyorum. Gözlerim kapanmıyor. Küçük hastane odama yeniden dönmüyorum. Tam 40 yıl öncesinde zaman duruyor. Daha önce olamadığım yerde, şimdi gözyaşları içerisinde duruyorum. Zar zor adımlar atarak Kadriye’min yanına gidip, o küçücük tek kişilik yatağa yatıyorum. Kollarımın arasına yeniden aldığım kadınımın seyrekleşen saçlarını okşayıp alnına son bir öpücük konduruyorum. Başımı başının üzerine yaslayıp son nefesimi saçlarını koklayarak alıyorum. Gözlerim şimdi kapanıyor. Ruhum, bedenimi terk edebileceği en güzel yerde terk ediyor.

Muhammet Sami Karakaş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...