Patlamış Mısır, Hugo ve Sevimli Kahramanlar

Gece Gündüz
A A

Bir başka zamanla mücadelemin daha ortasındayım. Hafif atıştıran kar yağışından zevk almam lazım ama şimdi kar, zamanın yanında, bana karşı direniyor. Yavaş hareket eden insanların bir de kar yağarken şemsiye açması ise en sevdiğim doğa olayına küfretmeme neden oluyor. Sonra Kuğulu Park’ın yanından geçerken karın ne kadar yakıştığını fark ediyorum bu güzel parka ve içimdeki nefretim, gözlerimdeki ışıltıya dönüşüyor bir anda. Şehrin güzelliğini yansıtan fotoğrafları dört mevsim çekebilirsin, üstelik usta bir fotoğrafçı olmana da gerek yok görüntü bu kadar güzelken.

Yeşil, beyaz ve mavinin dansına tanıklık ediyorum ama bu dansı izlemek için yeteri kadar vaktim yok. 17:30 seansında başlayacak Martin Scorsese’nin son filmi Hugo’yu izlemek için sabırsızlanıyorum. Çok az vaktim var ve henüz biletimi dahi almadım. Bugün o kadar şansızım ki; Road Runner gibi koşmaya başlasam trafik polisi durdurup ceza yazar. Cezayı yazdıktan sonra da kendi elleriyle beni Coyote’ye teslim eder.

Uzun bir uğraşın ardından sinemaya giriyorum. Üç adet bilet gişesinin önünde de 6-7 kişilik sıralar var ve hemen birine geçmem lazım. Soldaki gişeye geçemem çünkü o gişede çalışan kadın çok güzel ve çok yavaş bir şekilde biletleri satıyor. Sırada işlemin sürmesine itirazı olmayan müşterilerin çoğunlukta olduğunu fark edip o sırayı hemen eliyorum ve ortadaki kuyruğa bakıyorum. Henüz ne izleyeceğine bile karar verememiş ve afişten film seçen çiftleri görüyorum ki çocuk filmi düşüncesine kapılıp, Hugo’ya girmeyecekleri düşüncesi biraz içimi ferahlatıyor ve sağdaki gişeye girip biletimi almak için sırada duruyorum. Ve işte sıra bende; “17:30 seansına bir bilet” diyorum. Boş gözlerle bana bakıyor. Hugo’ya diyorum. Bu kez yine boş gözlerle önce saatine sonra bana bakıyor ve “Sadece bir koltuk kaldı.” diyor. Şimdi ben daha boş gözlerle gişe yetkilisine bakıyorum ve “Satmıyor musunuz?” diye soruyorum. Ve daha boş gözlerle bana bakıyor ve artık katil olmamın zamanı geldiğini düşünüyorum. “Yok almak istemezsiniz diye düşündüm.” diye cevap veriyor, neden hala cevap veriyor, bu bakışmaların bir sonu olmayacak mı, bu işlemin bu kadar zor olmaması lazım. Bileti verecek, parayı vereceğim ve patlamış mısırımı alıp filmimi izlemeye başlayacağım. Şu an Bugs Bunny olsam tüm düşmanlarım aynı anda saldırıp beni alaşağı eder.

Ve sonunda bileti alıp filmin gösterildiği salona koşarak ilerliyorum. Kapıdan içeri geçiyorum ve patlamış mısır almadığımı fark ediyorum. Geri dönsem film başladı, dönemem. Artık filmin ikinci yarısında alırım diyerek koltuğumu bulmak için karanlıkta yürüyorum. Tek kalan bilet olduğu için en köşedeki 9H numaralı koltuğumu bulup oturuyorum. Filmin içine o kadar çabuk giriyorum ki; şu an Paris’te bir tren istasyonundayım ve “Işık Şehri” diye tanımlanan Paris’i, tüm ışıltısıyla ve gizemiyle hissedebiliyorum. Şu an Pepé Le Pew olsam ve “Paris’te aşık olsam.” diyorum kendi kendime.

Patlamış mısır kokusu burnumun ucundan gitmiyor ve sol yanımda oturan kızın iştahlı bir biçimde patlamış mısırı yemesi ise beni filmden kısa bir süre sonra koparıyor. Mısır almayı unuttum ve gişedeki adamı öldürmeliyim. Acaba yanımdaki kızın mısırlarından alsam bana kızar mı? Neden kızsın ki ikimize de yeter sonuçta. Elimi yavaşça kaldırıp mısır kovasına yavaşça uzatsam fark eder mi? Üç boyut gözlükleri bir kör noktaya sebep olmuş mudur? Bütün sinema salonuna rezil eder mi beni mısırlarından alırken yakalasa? Gazetelerin üçüncü sayfasında görür gibiyim kendimi; “Patlamış mısır çalarken yakalandı.” diye atılan bir başlık ve gözleri siyah şerit ile kapanmış ben. Şu an Sylvester olsam; “Bir kedi gördüm sanki.” diye bağırır mı mısırdan alırken Tweety?

Daha fazla dayanamayıp yavaşça kulağına eğilip soruyorum “Mısırınızdan alabilir miyim?” ve olduğu yerde kalıyor. Kendi kendime konuştuğumu düşünüyor olacak ki cevap vermeden filmi izlemeye devam ediyor. Bu sefer koluna hafifçe dokunup tekrar soruyorum “Mısırınızdan alabilir miyim?” diye ve kısa süreli şaşkınlığın ardından “Tabii” anlamına gelen baş sallama hareketini yapıyor. Acaba ilk mısırı patlatmayı düşünen insan kimdi? Kesinlikle ağzının tadını bilen biriydi. Aldığım mısırları yavaş yavaş yedikten sonra filmi izlemeye devam ediyorum. Kısa süre sonra koluma dirseğiyle dokunup bana mısırından tekrar ikram ediyor. Bu kez ben kısa bir şaşkınlık yaşadıktan sonra hafifçe gülümseyip mısırlardan yemeye başlıyorum. Şu an Tazmanya Canavarı olsam sevinçten kendi etrafımda dönerken ayağım takılır düşerim.

Film arasında hemen yerimden kalkıp salondan dışarı çıkıyorum. Ben çıkarken yardımsever insanın yerinde kaldığını görüyorum. Kısa süre telefonla konuştuktan sonra iki tane patlamış mısır ve iki meyve suyu alarak salona gidiyorum. Küçük bir teşekkür etmek için aldığım mısırlardan birini O’na vereceğim. Ama koltukta kimse, hiçbir şey yok. Acaba benden sıkılıp salondan ayrıldı mı? Çok mu yüzsüzlük yaptım? Madem öyle neden ikinci kez ben istemeden kendisi ikram etti? Şu an Daffy Duck olsam bu koltukta erirdim.

Işıklar sönüyor ve hüzün iyice çöküyor içime. Film kaldığı yerden devam ediyor. Diğer mısırı ve meyve suyunu yanımdaki koltuğa koyuyorum ve büyülü Paris istasyonuna giriyorum. Tam o sırada yanıma biri geliyor. Kafamı çeviriyorum ve gülümseyerek bana bakıyor, ne de güzel bakıyor. Elimdeki mısırı görünce “Bunu da sana almıştım aslında.” diyor elinde tuttuğu mısırlardan birini uzatarak. Ben de koltuktaki mısırı göstererek “Ben de bunu sana almıştım.” diyorum ve ikimizde gülümsüyoruz, cidden beraber ne de güzel gülümsüyoruz. Geçip yerine oturuyor ve mısırlardan birini tekrar bana uzatarak “Ben bunu sana aldım, o yüzden sen yiyeceksin.” diyor. “Üç tane mısırı bitiremem.” diyorum ve gözlerini kocaman açarak “Sen bana aldığın mısırı vermeyecek misin? Çok ayıp.” diyor. Şaşkınlıkla ve gülerek mısırları değişiyoruz ve filmi izlemeye devam ediyoruz. Şu an Bugs Bunny olsam, Lola Bunny olur muydu acaba? Çok da güzel olurdu.

Film bitiyor ve gerçekten Martin Scorsese alkışı hak ediyor. İkimizde yerimizden kalkıp salondan ayrılıyoruz. Kapıdan çıkarken patlamış mısır için teşekkür ettiğimi söylüyorum, gülümsüyor. Hani ilk buluşmada ölümcül bir sessizlik kaplar ya sevgilileri, şu an o ölümcül sessizliğin pençeleri arasındayız. “Aslında en iyi filmi Casino.” diyorum. Soru soran gözlerle bana bakıyor ve devam ediyorum; “Çoğunluğa göre yönetmenin en iyi filmi Goodfellas’dır ama bana göre Casino.” diyorum. Kısa süre içinde ikisini de izleyeceğini ve bana fikrini söyleyeceğini söylüyor. Daha sonra ayrılırken telefon numaramı isteyince şaşkın gözlerle ona bakıyorum ve “Filmlerin değerlendirmesini istemiyor musun?” diyor. Telefon numaramı veriyorum ve saatime baktığım anda Speedy Gonzaleshızında yanımdan ayrıldığını fark ediyorum. Yavaş yavaş ve şaşkınlıkla yoluma devam ederken mesaj geliyor:

“Mısırı patlatmak ilk kimin aklına geldi acaba?”

Ve cevap atıyorum:

“Kesinlikle ağzının tadını bilen birinin.”

Muhammet Sami Karakaş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...